RAMAZAN BAYRAMI KUTLAMASI VE DOLAYISIYLA :

Yeter ki umudumuzu yitirmeyelim; çünkü umutsuz olmak şeytanın ve yeryüzündeki hizmetkârlarının nasibi ve kaderidir, bizim değil…

İstanbul, 21 Mart 2026

İslâm dünyası 1447. Ramazan ayı ve bayramını idrak ediyor Allah’ın lütfu ve keremiyle. Kutlu olsun.

Tarihimiz, Ramazan’ın bereketiyle donanmış sayısız fetih ve zaferle İslâm medeniyetinin açılımlarına şahit oldu. Ve yine bu ayda birçok acı hatıra da kaydetti.

Bir Ramazan ayında Peygamber Efendimiz ve kutlu ashabı, küfürle ilk hesaplaşmanın meydan savaşını Bedir’de kazandı. Mekke bir Ramazan günü fethedildi; Ayn Calut’ta ve Kadisiye’de İslâm orduları istilacı orduları yok etti ve İslâm diyarına esenlik getirdi.

Geçmişimiz bunun misalleriyle dolu. Ancak son iki yüz elli – üç yüz yıldır giderek çoğalan bir sayı ve şiddetle İslâm âleminin birçok beldesinde yaşanan istila, kıyım, katliam, sürgün ve yok etme faaliyetleri; çok farklı model ve bahanelerle görünse de gittikçe artarak medeniyetimizi, belki tarihte hiç olmadığı kadar ağır bir krize sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıya bırakmayı hedefliyor.

Son yüzyılda haberleşme ve dokümantasyon tekniklerinin gelişmesi; İslâm medeniyetinin insanı, coğrafyası ve imkânlarının yağmalanmasıyla birlikte, gözden çok bilinçli bir şekilde saklanmaya çalışılan bir büyük kaybımızı da belgeliyor maalesef…

İslâm medeniyetinin ve yaşantısının elle tutulur, gözle görülür en parlak nişanesi olan kadim şehirlerimiz ve tarihi anıt eserlerimiz; iflah olmaz bir hınç, kin ve kıskançlıkla, yok edilmeye ve yağmalanmaya maruz kalıyor hiç şaşmaz bir bilinç ve kararlılıkla.

Son yarım yüzyılda hiç sapmaz bir tesadüfle (!) Ramazan ayında Batılı güçlerin en ağır bombardımanıyla tahrip edilen Kabil, Bağdat, Şam, nihayetinde de Tebriz, Şiraz ve İsfahan’da gerçekleştirilen saldırıların altında, medeniyetimizin ve kimliğimizin yer yüzünde var olduğunu gösterir en aziz miras ve anıtlarını yok etme hedefi vardır şüphesiz.

On dört asırdır üç kıtada birçok açılımını göstermiş olan İslam Medeniyeti, her neşvünema bulduğu coğrafyaya abide eserler, kentler kurmuştur.

1,5 Milyar nüfuslu Hindistan’ın tek büyük tanıtım, turizm envanteri Tac Mahal’dir, Kızıl Kale’dir, Jaipur’dur; kısaca Babür Devleti’nin mirasıdır. İspanya’nın en gözde turizm beldeleri, 700 sene önce kıskançlık ve kinle yok edilip yağmalanan Endülüs Devleti’nden arta kalanlardır. Binbir Gece Masalları’nın Batı kültüründe karşılığı Bağdat’tır, Semerkant’tır…

Bugün İslam coğrafyasında Yemen, Filistin, Suriye, Irak, Libya, Lübnan ve son olarak da İran’da sürdürülen hayasız ve insani sınır tanımaz saldırılarda hedeflenen sadece Müslüman kardeşlerimiz değil; Bağdat’ta, Şam’da, İsfahan’da, Şiraz’da, Tebriz’de, Sana’da canlı yaşayan hafızamızdır, kimliğimizdir, benliğimizdir…

Kıbrıs’taki kardeşlerimize yardım niyeti ile elli küsur yıl önce gerçekleştirdiğimiz müdahale esnasında bile Batılılar bizi Sultanahmet Camii’ni bombalamakla tehdit etmişlerdi, içlerindeki hasedi ifşa edercesine.

Kültürel olarak, özellikle çocuklar ve genç nesillerde hedeflenen yıkımın yanı sıra İslam ülkelerindeki sosyal doku, altyapı ve zengin doğal kaynaklara yönelik saldırı ve gasp faaliyetlerinin; Haçlı Seferleri esnasında -görünüşte dinî ama gerçekte İslam beldelerinin zenginliğine el koyma amaçlı- sergilenen yağmadan hiçbir farkı yoktur.

Bütün bu olumsuz tablo ve şartlara rağmen; İslâm dışında hiçbir düşünce ve inanç sisteminin insanlığa teklif edilebileceği bir medeniyet tasavvuru yoktur. Batı ve Doğu toplumlarının varisi olduklarını iddia ettikleri Mısır, Yunan, Roma vb. medeniyetleri, antik ve arkaik olma kaderini yaşamak durumundadırlar.

İnsanlık için İslâm dışında hiçbir yeni atılım, diriliş potansiyeline sahip bir düşünce veya inanç oluşumu yoktur. Çünkü sadece İslâm -dolayısıyla Müslümanlar- hakikatin sancaktarlığını yapma imtiyazına sahiptir. Şartlar oluştuğunda dirilişini gerçekleştirip insanoğlunun varoluş macerasına; aynı değişmez özü taşıyan -nüzulünden beri hiç değişmeyen, korunan Kur’an-ı Kerim’in rehberliğiyle- yepyeni medeniyet sayfaları ekleyecektir Allah’ın inayetiyle.

Toplum ve bireysel hayatımıza; özellikle medya ve sanal gerçeklik illüzyonları yoluyla durmaksızın, adeta enjekte edilen kötümserlik ve umutsuzluk toksinleri bizi yıldırmasın!

İslâm beldelerinde, hiç kesintiye uğramaksızın, günde beş kez hakikatin çağrısı tekrarlandıkça, her Ramazan ayında dünyanın rengi belli belirsiz kirden pastan arındıkça, her bayram içimiz buruk da olsa bayramlarımız en aziz ve kadim bir misafir gibi kapımızı çalacaktır. Yeter ki umudumuzu yitirmeyelim; çünkü umutsuz olmak şeytanın ve yeryüzündeki hizmetkârlarının nasibi ve kaderidir, bizim değil…

Umudumuzu yeşertmenin ve canlı tutmanın, özümüzden gayrı, birinci dış şartı bir olmaktır, birlikte olmaktır, birlikte dirilişte olmaktır.

Bayramımızın İslâm aleminde; büyüğümüz Sezai Karakoç’un bütün bir ömrü boyunca hiç vazgeçmeden hatırlatıp hedef koyduğu, Müslümanların ülkesi, vatanı, milleti ve devleti ile birlik olmasına vesile olmasını Allah’tan niyaz ederiz. 

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI 

LÜTFÜ YILMAZ

BAYRAMLAŞMA DUYURUSU

İstanbul, 19 Mart 2026

Ramazan Bayramının ikinci günü (21.03.2026 Cumartesi) Haseki’de bulunan İstanbul İl Başkanlığımızda, Genel Başkanımız Sayın Lütfü Yılmaz’ın katılımıyla saat 17:30 – 19:30 arasında bayramlaşma yapılacaktır.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

BATININ DEĞİŞMEYEN AMACI TÜM İSLÂM ÜLKESİNİ İSTİLA VE İŞGAL ETMEKTİR

İstanbul, 5 Mart 2026

 İran’a yapılan saldırı sadece bu ülkeye yönelik değil, esasta İslam’a karşı bir saldırıdır.  Ve bu saldırı, her zaman olduğu gibi, yalnız Batı’nın değil, Kuzey ve Doğu’nundur da.

Bu saldırının anlamı şudur: Batı (Amerika ve Avrupa), nükleer silâh sahibi olabilir, Rusya olabilir, Çin ve Hindistan olabilir, fakat herhangi bir İslâm ülkesi nükleer silâh sahibi olamaz.

Oysa, İnsanlık için büyük tehlike, Batı, Doğu ve Kuzey’dedir. Merkezde olan İslâm, Dünya Barışı için insanlığın tek garantisi, tek şansıdır. İslâm Dünyası uyanıp, bir an önce bir araya gelip, ABD, AB, Rusya ve Çin gibi büyük bir devlet veya Birlik kurmazlar ve nükleer silâh üretecek bir güce erişmezlerse, yakın bir zamanda, Doğu ile Batı arasında çıkacak büyük ve Topyekûn Savaş yüzünden İnsanlık, yok olma, Medeniyet de, taş devrine geri dönme durumuna düşecektir.

Kendilerinde, insanlığı yok edecek korkunç silahların sahibi olmaya hak görenler, sırf caydırıcı amaçla bu silâha sahip olmak isteme hakkını müslümanların ellerinden alamazlar. Hiçbir güç, müslümanlara, ikinci sınıf insan muamelesi yapamaz.

“Bölgemizde nükleer silâh istemiyoruz” diyen hayalperestler daldıkları hülyadan uyanıp, gerçekleri görsünler: bölgemizi ve hatta her tarafımızı, Batılılar, çevremizi de Doğulular ve Kuzeyliler nükleer silâhla doldurmuş ve donatmışlardır.

Batının amacı  İslam dünyasına yönelik nihai işgali yapmak ve son darbeyi vurmaktır. Öyle bir işgal ki, bir daha İslam’ın dirilişi vaki olmasın, İslam haritadan silinsin. Tehdit hatta tehditten de öte içinde yaşadığımız gerçek budur.

Bugünün dünyasında büyük Osmanlı Devleti sonrası ortaya çıkan irili ufaklı devletçiklerin büyük devletler karşısında  bir başına ayakta duracağını düşünmek ütopyadır. İslam ülkelerinin Batı’ya, Çin’e ya da Rusya’ya dayanarak onlarla sözde iyi ilişkiler kurarak, tavizler vererek  varlıklarını sürdürmesi   mümkün değildir.

Müslümanların geçmişteki gibi ayrılmalarının ve birbirleri ile kavgalarının mazeretleri yoktur. İslam Âlemi’nin yeniden işgalinden tümüyle bütün Müslümanlar sorumludur. İslam Âlemi ya topyekûn birleşecek ya da topyekûn esarete düşecektir.

Rahmetli Genel Başkanımız Üstad Sezai Karakoç’un Ramazan münasebeti ile 15 Mayıs 2021 de yayınladığı basın bildirisinde ifade ettiği somut öneriler bugün de geçerliliğini korumaktadır:

  • “Müslümanlar uyanmalı, ortak değerlerde buluşmalı, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra yeri boş kalan Büyük İslâm Devleti’ni kurmalıdır.
  • Bu mümkün olmazsa, İslâm Devletleri Birliği’ni kurup etkili bir şekilde karşı koymalıdır.
  • İslâm İşbirliği Teşkilatı’nı BM’nin karşısında İslâm Milleti’nin kalesi yapmak lâzımdır.
  • ECO gibi geçmişi olan bir kuruluşun da BM Güvenlik Konseyi’nin karşısında İslâm’ın gücünü ve yaptırım kudretini temsil etmesi gerekir.
  • ECO’da Türkiye, İran, Pâkistan gibi önemli islâm devletleri yanında türkî cumhuriyetler vardır, arap kesimi zayıftır. Mısır ve Suudi Arabistan’ı da ECO’ya katabilmek mümkün olsa İslâm Güvenlik Kuruluşu gerçekleşir.
  • Bunu daha önceleri 5 İslâm devletinin Merkezî İslâm Federasyonu’nu kurması, arkasından da Endonezya, Malezya, Bengaldeş gibi devletlerle Doğu İslâm Federasyonu’nu, Fas, Cezayir, Nijerya, Tunus gibi afrika İslâm ülkeleri ve Arnavutluk, Bosna, Kosova gibi balkan ülkeleri ile Batı İslâm Federasyonu ve tümüyle de İslâm Konfederasyonu kurulmasını çok kez yazdık.
  • Şimdi federasyon yerine birlik kurulması önceliklidir. Tek kurtuluş yolu budur.
  • En gerekli, en güncel, en hayatî olan budur. Bunun dışındakiler ikinci plandadır. Bir aylık orucun lisan-ı hâl ile söylediği sanırım budur.”

Son olarak 170 kız çocuğumuz başta olmak üzere saldırılarda  hayatını kaybedenlere  Allah’tan rahmet, dost ve kardeş İran halkına sabırlar diliyoruz.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

LÜTFÜ YILMAZ

PARTİMİZ MENSUPLARINA VE BÜYÜK MİLLETİMİZE

İstanbul, 16 Kasım 2025

İslâm Milletinin uzun gecesinde, karanlığın koyu saatinde, her anının mazlumların kanlarıyla yıkandığına şahit olduğumuz bu utanç çağında; perdelenen hakikat ve kurtuluş yolunu bir kez daha açan merhum Üstadımız Sezai Karakoç’u rahmetle anıyoruz.

Üstadın 18 yıl önce bugün kaleme aldığı açıklamayı vefat yıldönümü vesilesi ile hatırlatıyoruz.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

LÜTFÜ YILMAZ

 

GÜNEŞ YENİDEN PARLAYACAKTIR

İstanbul, 16 Kasım 2007

Batılıların Ortadoğu dedikleri, İslâm Dünyasının merkez ülkeleri olan bölge, yaklaşık yüzyıldır tarihi bir şoku yaşıyor. Osmanlı devletinin, kendi öz adıyla Devlet-i Âliyenin (Yüce Devlet) yıkılmasının, ortadan kalkmasının şokunu.

Eski dünyanın ortası, merkezi olan bu bölge, tarih boyunca büyük devlet gücüyle ayakta durmuş, bir taraftan doğuyla batı arasında sağlıklı bir ilişkiyi, diğer taraftan doğu, batı ve orta dengesini kurmuş, böylece insanlığın mümkün olduğu ölçüde birarada bir bölgenin öbürünü ezmediği bir düzen sağlamıştır.

Kur’an-ı Kerim’de anlatılan, Doğu’ya ve Batı’ya dikilmiş Zülkarneyn setleri, İslâmın, bu, Doğu’yu da, Batı’yı da “yer”lerinde tutan gücünü sembolize etmektedir.

Abbasiler bunun ne güzel bir örneğidir.

Son büyük islâm devleti olan Devlet-i Aliye (Osmanlı Devleti), islâm ruhuna erişi ve yüzyılların birikimi ile bu bölgedeki çeşitli ırklara, mezheplere, hatta dinlere sahip toplulukları, antik dünyadan kalanlar dahil, adetleri, gelenekleri, inançları, medeniyetleriyle, farklı coğrafyalarıyla geniş bir alandaki insanları, mümkün olan bir sulh, sükûnet ve refah içinde yaşatmıştı. Bunu yaparken, Batı’nın ve Kuzey’in hiç durmayan saldırılarını karşılamayı da sürdürmekten geri kalmamıştı.

Ne yazık ki, yüzyıllar süren bu saldırılar sonunda bu kutlu devleti yıkmayı başardı Batı. Bunu da temelde teknoloji sayesinde yaptı.

Tarihe gömülen bu eşsiz devlet, yerinde, büyük, doldurulmaz derin bir boşluk bıraktı.

Kendisine üstünden güneş batmayan imparatorluk adını veren İngiliz İmparatorluğu, bu boşluğu doldurmak istedi. Ama bu mümkün değildi. Çünkü: o, ne kadar uyum sağlamağa çalışırsa çalışsın, sonuç itibariyle “yabancı”ydı. Dertleri bilemezdi. Çıkarı için gelmişti ve derdin kaynağı kendisiydi. Merkez İslâm bölgesini olduğu gibi, Doğu ve Batı İslâm Bölgelerini de Batılılar (Ruslar dahil) işgal, istilâ etmişlerdi.

İslâm için ne karanlık günlerdi, Yüce Devletin (Osmanlı Devleti’nin) yıkılış günleri.

Yerine bir çok sun’i, köksüz devletçikler türetilmişti. Bunlar da İngiltere’ye, Fransa’ya bağlı devletçiklerdi.

Sanki, islâmın son günleriydi.

Ama, en karanlık zamanlarda dahi, umudu kesmemek gerekir.

Çok zaman geçmedi, dünyayı paylaşamayan avrupalı devletler birbirine düştü. İkinci Dünya Savaşı dedikleri bu savaş, İslâm Âlemi için bir kurtuluş ümidini doğurdu. Bir çoğu bağımsızlığını ilan etti. İngilizler, Fransızlar, en sonunda Ruslar, İslâm ülkesinden kovuldular.

Ama ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan sun’i devletçikler, ekonomi, askerlik, bilim ve teknoloji alanında gerekli güce ulaşamadıkları için kendini toparlayan Batı geri geldi.

Onları koruyacak, İslâm Âleminde düzeni sağlayacak, Batıya ve Doğuya haddini bildirecek, onları durduracak, Yüce Devlet (Devlet-i Aliye – Osmanlı Devleti) gibi bir devlet yok.

Sözde bize demokrasi, özgürlük, zulümlerden kurtuluş getiriyorlar. Oysa getirdikleri, ölüm, aşağılanma, sefalet, esaret ve köleliktir.

Ama, bu sürmeyecektir.

Biz, kimseye düşman değiliz. Hele halklara ve kendi yönetimlerinin fenalığını gören bilgin, sanatçı vb.lerine. Ama varlığımıza, kimliğimize, topraklarımıza, inanç ve değerlerimize, eşsiz medeniyetimize saldıran, ülkemizi işgal ve istilâya kalkışan, insanlarımızı öldüren, kalblerinin kinle ve kötülükle dolu olduğu hareketlerinden apaçık ortaya çıkan düşmanlarımıza, en yüksek düzeyde, milletimizin, BÜYÜK İSLÂM MİLLETİ’nin, sun’i de olsalar, zaruret dolayısıyla uyanması beklenen mevcut devletlerimizin, “İSLÂM BİRLİĞİ”ni kurarak, gereken karşılığı vereceklerinden hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Hiç kimse şüphe etmesin ki, İslâm’ın Güneşi Asya ufuklarında göz kamaştırıcı bir parlaklıkla yeniden yükselecektir. O Güneş sönmemiştir. O Güneş, Diriliş Güneşi’dir. Vakti gelince; ki o vakit çok uzak değildir, bu güneşin ruhların birleşip kaynaşmasından doğup yeryüzünü ışıkla, aydınlıkla dolduracağını bütün insanlık görüp yaşayacaktır. Bu, müslümanlar için olduğu gibi, insanlık için de, asil kurtuluş, gerçek kurtuluş olacaktır.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

KURBAN BAYRAMI VE ESKİMEYEN HAKİKAT

İstanbul, 7 Haziran 2025

“Her şey eskir şu dünyada, Eskimeyen hakikattir. Dünyada sanki eskime, biricik kuraldır. O kurala karşı koyma da yaşamanın şartı. Canlı bir özle karşı konulur, eskimeye karşı durulur. Dağ, taş, ağaç, yıldız ve gök eskir. Eskimeyen hakikattir. Eskitmeyen, eskimeye karşı koyan canlı öz, ruhtan doğmadır. Ruh da İlahi bir kaynaktan. Ay, güneş, su, ateş, zaman ve saat eskir. Eskimeyen hakikattir…İnsan ne için yaratıldı? İnsan eskimeyen bir hakikat için yaratıldı. Eskimeyen, eskitilmeyen bir hakikat için. Gün gelir, kıyamet bile eskir. Eskimeyen hakikattir.”

“Ana ilkemiz hakikattir” şiarıyla yola çıkan partimizin kurucu Genel Başkanı Sezai Karakoç (rahmetle anıyoruz), hakikatin zaman üstü gerçekliğini böyle tarif etmişti. Yine Kurban Bayramı’nın değerini şu satırlarla gönüllere nakşetmiş idi:

“Bayramdır ve yine bayram. Haccın ve Kurbanın Bayramı. Hac, Kâbe ve Kurban Bayramı. Müslümanlardan başka kimsenin sırrını anlayamayacağı bayramdır bu bayram. Nimetlerin ve nimetlere ilişkin kudretlerin bayramı. “Lebbeyk” sesinin bayramı. Müslüman pazusunun gerildiği bayram. Şeytanın taşa boğulduğu ve gömüldüğü bayram. Taşın bile şeytanı ezme şuurunu kazandığı bayram.

Müslümanların kalbi yavaş yavaş Kâbe’ye yönelir. Kâbe inanmış ak kalplerin toplayıcısı olur. Teker teker çeker Müslümanları. Ve bayram günü, Müslümanların kalbi, ihramlara girerek dünyadan soyunmuş, tavaflarla dünyadan arınmış Müslümanların kalbi, Kâbe’de toplanarak, oradan Allah’a yükselir. Kâbe, ruhların kutsal bacası.

Müslümanlar kutlu yolculuğa çıkarlar. Peygamberlerin, sahabenin, velilerin, imamların, şehitlerin toprağa armağan bıraktıkları hatıraları ziyaret ede ede Mekke’ye ayak basarlar. Arafat’ı görür görmez ruhların yurdunu hatırlarlar. Kâbe’yi, bu şehadet anıtını, putların kırıldığına şahit anıtı, Hz. İbrahim’in elleriyle temel yapıya konmuş Hacer-i Esved’i görünce dünyayı aşarlar. Böylece her hac yolcusu, İslam tarihini, peygamberler tarihini, Peygamber devrini yaşamış olur. Dinin özü tarihle birleşir. Tarih, İslam içinde yerini alır her hac yolcusunun kalbinde.

Tarih ve ibadet birleşmiş, bir araya gelmiştir. Mekân, Kâbe’den başlayarak, çizgi çizgi hac yollarıyla, göğe, kutlu cihana açılır olmuştur. Her hacı, dönüşünde kasabasına ve şehrine Kâbe’den bir anlam taşıyacaktır. Allah’ın katına, Kâbe’den bir kurban gibi yükselmiş kalbini taşıyacaktır. Hintli, Afrikalı, Asyalı, Avrupalı ayrılmaksızın birbirine örülmüş kardeşlik ipliğinden bir kıvrım taşıyacaktır ülkesine. Müslümanların kanında bir kardeşlik kanı gibi dolaşacak olan zemzem taşıyacaktır.

Ramazan Bayramı yılın bayramıdır, Kurban Bayramı tarihin bayramı. Oruçta, Müslüman, tabiatla hesaplaşmasını yapar. Ramazan Bayramı da tabiatı yenişin bayramıdır. Kurban Bayramı ise, tarihi yaşamanın yemişi. Ve bu iki bayramla Müslüman, tarihi yüklenmiş ve tabiatı yenmiş olarak Yaratıcının karşısına çıkmış olacaktır. İnsan karşısında tabiatla tarih nasıl birbirini tamamlarsa, bu iki bayram da birbirlerini tamamlar, bütünler. İnsan, oruç ayı boyunca, içinde görünmeyen tabiatı yavaş yavaş kurban eder. Hac boyunca da İslâm tarihinin şuuruna vararak nefsini kurban etmeyi öğrenir. Kurban işte bu iç kurbanın sembolüdür.

Kurban, din fedakarlıklarının tarihini insanın varoluşuna katar. Hacılar, Kâbe’den üstlerine düşmüş bir ışıkla geri dönerler. Mekke ve Medine, İslâm ülkelerinin her tarafına, bütün kasaba ve şehirlere görünüş görünüş taşınır. Kimse bu hayatı değiştiremez. Bu hayatı Müslümanlara bağışlayan Allah’tır. Bayram, onun bayramıdır.”

 “Allah’tan bir bağış gibi, Peygamberden bir armağan gibi, Kur’an’dan bir nefes gibi, sahabeden bir ses gibi, şehitlerden bir hatıra gibi, imamlardan bir ilim gibi” gelen bayramlar son yıllarda “adeta kendi genel varoluş ödevlerinin dışında bir misyon daha yüklenmiş bulunuyorlar.” Bu misyon, eskimeyen hakikati tamamen aşikâr hale getirerek, Müslümanları kaderin karşı karşıya bıraktığı karar ve seçim vaktinin idrakine vardırmaktır. Çünkü İslam ülkesi, her parçasıyla ve nihayetinde bütün olarak bir ölüm-kalım mücadelesinin içindedir ve bu mücadeleyi kazanmak Müslümanların gerçek gündemi ve acil kurtuluş çaresini fark etmeleri ile mümkün olacaktır. Bu farkındalığı engellemek için on yıllardır hayaller ve yalanlarla örülmüş bir propaganda bulutu, zihinleri kaplamak, bulandırmak ve karartmak için kullanıldı ve kullanılıyor.

Çağımızda hakikat, batılın en keskin kılıçlarından biri olan propaganda ile zorlu ve zorunlu bir mücadele içindedir. Bu mücadelede zamanın kılıcı hakikatin yanındadır: “Propaganda ile hakikat arasındaki yarışmada, başlangıçta propaganda hızla geçer hakikati. Fakat sonra çabuk yorulur, geriler, tökezler ve kalakalır. Hakikat ise yavaş yavaş ilerler, belli başlı bir merhaleye varır. Her merhalede yeni bir hız kazanır. Sonunda en hızlıdır ve hedefe vardığı zaman da sanki koşuya yeni çıkmışçasına bir tazelik ve canlılık içindedir.”

Evet, hakikat mağlup gözükse de daima muzafferdir. İslâm galip gelecektir. “Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı” kutlu müjdesinin ışığında arz her zerresiyle İslâm Yurdu olacaktır. Bu müjdenin tahakkuku ile bu zafer ve fethin gerçekleşmesi Müslümanların birliğine, İslam Milletinin her türlü mezhep, etnik kimlik ve ulus devlet aidiyetini aşarak tekrar bir araya gelmesine ve İslam Ülkesini yekpare bir vatan şuuruyla koruyup ayağa kaldırmasına bağlıdır. Gerçek bayram budur. Bu bayramda: “Bir Müslümanın eli öbür Müslümanın eline, onun eli de bir başka Müslümanın eline, böylece bütün Müslüman eller kenetlenecek, horasanla kaynaşmışçasına kaynaşacaklar ve bütün Müslüman dünya, kopmaz, yıkılmaz bir bina kuracak. Evlerden evlere barış taşınacak, muştu götürülecek, yüzleri Kur’an neşesi saracak. Her Müslüman, Kur’an’dan bir ayet gibi, kalbini öbür Müslümanlara götürecek. İşte bu eşsiz bayram, yalnız bizimdir.”

İslam Milletinin Kurban Bayramı kutlu olsun.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

BAYRAMLAŞMA DUYURUSU

İstanbul, 3 Haziran 2025

Kurban Bayramının ikinci günü (7.06.2025 Cumartesi) Haseki’de bulunan İstanbul İl Başkanlığımızda, Genel Başkanımız Sayın Lütfü Yılmaz’ın katılımıyla saat 17:00 – 19:00 arasında bayramlaşma yapılacaktır.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

PARTİMİZ MENSUPLARINA VE BÜYÜK MİLLETİMİZE

İstanbul, 31 Mayıs 2025

Eskişehir İl Teşkilatımızın Yönetim Kurulu Üyesi, Partimizin Kurucu üyelerinden Recai Dönmez’in kayınpederi, Sadettin Aydemir Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

Kendisine Allah’tan rahmet, ailesine, partimiz üyelerine ve milletimize başsağlığı dileriz.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ
GENEL BAŞKANI
Lütfü Yılmaz