Yeter ki umudumuzu yitirmeyelim; çünkü umutsuz olmak şeytanın ve yeryüzündeki hizmetkârlarının nasibi ve kaderidir, bizim değil…
İstanbul, 21 Mart 2026
İslâm dünyası 1447. Ramazan ayı ve bayramını idrak ediyor Allah’ın lütfu ve keremiyle. Kutlu olsun.
Tarihimiz, Ramazan’ın bereketiyle donanmış sayısız fetih ve zaferle İslâm medeniyetinin açılımlarına şahit oldu. Ve yine bu ayda birçok acı hatıra da kaydetti.
Bir Ramazan ayında Peygamber Efendimiz ve kutlu ashabı, küfürle ilk hesaplaşmanın meydan savaşını Bedir’de kazandı. Mekke bir Ramazan günü fethedildi; Ayn Calut’ta ve Kadisiye’de İslâm orduları istilacı orduları yok etti ve İslâm diyarına esenlik getirdi.
Geçmişimiz bunun misalleriyle dolu. Ancak son iki yüz elli – üç yüz yıldır giderek çoğalan bir sayı ve şiddetle İslâm âleminin birçok beldesinde yaşanan istila, kıyım, katliam, sürgün ve yok etme faaliyetleri; çok farklı model ve bahanelerle görünse de gittikçe artarak medeniyetimizi, belki tarihte hiç olmadığı kadar ağır bir krize sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıya bırakmayı hedefliyor.
Son yüzyılda haberleşme ve dokümantasyon tekniklerinin gelişmesi; İslâm medeniyetinin insanı, coğrafyası ve imkânlarının yağmalanmasıyla birlikte, gözden çok bilinçli bir şekilde saklanmaya çalışılan bir büyük kaybımızı da belgeliyor maalesef…
İslâm medeniyetinin ve yaşantısının elle tutulur, gözle görülür en parlak nişanesi olan kadim şehirlerimiz ve tarihi anıt eserlerimiz; iflah olmaz bir hınç, kin ve kıskançlıkla, yok edilmeye ve yağmalanmaya maruz kalıyor hiç şaşmaz bir bilinç ve kararlılıkla.
Son yarım yüzyılda hiç sapmaz bir tesadüfle (!) Ramazan ayında Batılı güçlerin en ağır bombardımanıyla tahrip edilen Kabil, Bağdat, Şam, nihayetinde de Tebriz, Şiraz ve İsfahan’da gerçekleştirilen saldırıların altında, medeniyetimizin ve kimliğimizin yer yüzünde var olduğunu gösterir en aziz miras ve anıtlarını yok etme hedefi vardır şüphesiz.
On dört asırdır üç kıtada birçok açılımını göstermiş olan İslam Medeniyeti, her neşvünema bulduğu coğrafyaya abide eserler, kentler kurmuştur.
1,5 Milyar nüfuslu Hindistan’ın tek büyük tanıtım, turizm envanteri Tac Mahal’dir, Kızıl Kale’dir, Jaipur’dur; kısaca Babür Devleti’nin mirasıdır. İspanya’nın en gözde turizm beldeleri, 700 sene önce kıskançlık ve kinle yok edilip yağmalanan Endülüs Devleti’nden arta kalanlardır. Binbir Gece Masalları’nın Batı kültüründe karşılığı Bağdat’tır, Semerkant’tır…
Bugün İslam coğrafyasında Yemen, Filistin, Suriye, Irak, Libya, Lübnan ve son olarak da İran’da sürdürülen hayasız ve insani sınır tanımaz saldırılarda hedeflenen sadece Müslüman kardeşlerimiz değil; Bağdat’ta, Şam’da, İsfahan’da, Şiraz’da, Tebriz’de, Sana’da canlı yaşayan hafızamızdır, kimliğimizdir, benliğimizdir…
Kıbrıs’taki kardeşlerimize yardım niyeti ile elli küsur yıl önce gerçekleştirdiğimiz müdahale esnasında bile Batılılar bizi Sultanahmet Camii’ni bombalamakla tehdit etmişlerdi, içlerindeki hasedi ifşa edercesine.
Kültürel olarak, özellikle çocuklar ve genç nesillerde hedeflenen yıkımın yanı sıra İslam ülkelerindeki sosyal doku, altyapı ve zengin doğal kaynaklara yönelik saldırı ve gasp faaliyetlerinin; Haçlı Seferleri esnasında -görünüşte dinî ama gerçekte İslam beldelerinin zenginliğine el koyma amaçlı- sergilenen yağmadan hiçbir farkı yoktur.
Bütün bu olumsuz tablo ve şartlara rağmen; İslâm dışında hiçbir düşünce ve inanç sisteminin insanlığa teklif edilebileceği bir medeniyet tasavvuru yoktur. Batı ve Doğu toplumlarının varisi olduklarını iddia ettikleri Mısır, Yunan, Roma vb. medeniyetleri, antik ve arkaik olma kaderini yaşamak durumundadırlar.
İnsanlık için İslâm dışında hiçbir yeni atılım, diriliş potansiyeline sahip bir düşünce veya inanç oluşumu yoktur. Çünkü sadece İslâm -dolayısıyla Müslümanlar- hakikatin sancaktarlığını yapma imtiyazına sahiptir. Şartlar oluştuğunda dirilişini gerçekleştirip insanoğlunun varoluş macerasına; aynı değişmez özü taşıyan -nüzulünden beri hiç değişmeyen, korunan Kur’an-ı Kerim’in rehberliğiyle- yepyeni medeniyet sayfaları ekleyecektir Allah’ın inayetiyle.
Toplum ve bireysel hayatımıza; özellikle medya ve sanal gerçeklik illüzyonları yoluyla durmaksızın, adeta enjekte edilen kötümserlik ve umutsuzluk toksinleri bizi yıldırmasın!
İslâm beldelerinde, hiç kesintiye uğramaksızın, günde beş kez hakikatin çağrısı tekrarlandıkça, her Ramazan ayında dünyanın rengi belli belirsiz kirden pastan arındıkça, her bayram içimiz buruk da olsa bayramlarımız en aziz ve kadim bir misafir gibi kapımızı çalacaktır. Yeter ki umudumuzu yitirmeyelim; çünkü umutsuz olmak şeytanın ve yeryüzündeki hizmetkârlarının nasibi ve kaderidir, bizim değil…
Umudumuzu yeşertmenin ve canlı tutmanın, özümüzden gayrı, birinci dış şartı bir olmaktır, birlikte olmaktır, birlikte dirilişte olmaktır.
Bayramımızın İslâm aleminde; büyüğümüz Sezai Karakoç’un bütün bir ömrü boyunca hiç vazgeçmeden hatırlatıp hedef koyduğu, Müslümanların ülkesi, vatanı, milleti ve devleti ile birlik olmasına vesile olmasını Allah’tan niyaz ederiz.
YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ
GENEL BAŞKANI
LÜTFÜ YILMAZ
