Kurban Bayramı Mesajı

İstanbul, 16 Kasım 2010

      Milletim!

      Bir kurban bayramı daha geldi, fakat, ne yazık ki, İslâm toprağının dirilip uyanmasına şahit olmadı. Bu yüzdendir ki, iki yüz yıldır, nice kurban verdik ve durmadan kurban veriyoruz. Anadolu ve diğer islâm ülkeleri çocuklarının süreklice kanı akıyor. Kimi İslâm ülkeleri ise tümüyle esir. Tarihin en sinsi, en zalim, en amansız katliamına uğradılar da, koskoca İslâm Âlemi, bölünmüşlüğü ve yönetimlerinin yabancı etkisinde bulunuşu sebebiyle, bu görülmemiş facialar karşısında adeta kıpırtısız donup kaldı.

      İslâm tarihinin öyle kritik bir sürecinde bulunuyoruz ki, ülke ve millet olarak, İslâm Ülkesi ve Milleti olarak, her vesileyle, kimliğimiz, varlığımız ta derinden, kaynağından ve özünden sorgulanıyor. İnsanoğlu bilerek bilmeyerek, isteyerek istemeyerek varoluşunun hesabını veriyor. Tabiidir ki, böyle bir var veya yok olma hengamesinde, geçmiş zamanımızın tüm duygu renkleriyle yüklü gelen bayramlar, bir âdet olmaktan öte bir anlam ifade etmekte. Bayram, bayraklaşmakta.

      Batı’nın insan onuruyla bağdaşmaz ruh ve niyetlerinin bir eseri olarak dünyanın her yerinde ve başta müslümanların olmak üzere tüm insanların kanı ırmaklar gibi akıtılıyor.

      Önlem alınmadıkça, Ortadoğu’da Süper İslâm Gücü oluşturulacak şekilde ayağa kalkılmadıkça, bundan sonra da, bu tür felâketler gelip çatacak, ülkelerimizi yakıp yıkacak, nesilleri yok edecektir. Bugün, hiç unutulmamalıdır ki, istisnasız her islâm ülkesi, tek başınadır, korumasızdır, Batı’nın vahşi saldırılarına açıktır.

      Kim kimin, ne neyin kurbanı? Çağın bu yürek paralayıcı anlamını çözemeyen, yaşayamayacaktır, bilelim.

      Biz müslümanlar, hac ve kurban borcumuzu yerine getirirken, tarihin bizi içine itmeğe kalkıştığı var olma veya yok olma boyutuyla birebir yüzyüze geldiğimiz bilincini en yüksek anlamında hissetmeliyiz.

      Kesilen her kurban, akan her kurban kanı, yüzyıllar boyunca verdiğimiz kurbanları hatırlatmalı, yüreklerimizi bu ateşle yakmalı, önümüzü kılıç gibi keskin bir ışıkla aydınlatmalıdır.

      Ve biz, iki yüz yıldır aradığımız dirilişimizin sırrını bulup çözmedikçe ve onu çözmeğe layık olmadıkça yaşayamayacağız, bilelim. Yoksa, tarihten silinmeğe mahkûmuz, bunu bilelim.

      İnsanın Allah’a şahdamarından daha yakın olduğunu ispatlamak ve dinin tarihine, müminin gönlüne fizikötesi aşılı hayat verici kanı şırıngalamak amacıyla kutlu kanı akıtılan kurbanların ateşiyle aydınlanmış bayramınızı milletçe bu bilince ermemiz duasıyla kutlar, geleceğe en iyi, en doğru, en güzel, en güçlü ve umutlarla donanmış olarak çıkmanızı can ve yürekten dilerim.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

A. Sezai KARAKOÇ

Ramazan Bayramı Kutlaması, Referandum ve Dolayısıyla

İstanbul, 8 Eylül 2010

      İslâm Milleti, bir ramazan ayını, inancının zirvesinde yaşayarak, kimliğini bir kez daha sağlamlaştırdı, pekiştirdi. Kişi olarak, toplum olarak, millet olarak gerçek din müslümanlığın doğruluğunu, iyiliğini ve güzelliğini ciğerlerimizin bütün gücüyle doya doya solukladık. İslâm, dünya ölçüsünde, somut olarak, yani gözle görülür ve elle tutulur şekilde görüldü, duyuldu ve anlaşıldı. Âdeta, fizik olarak dahi, o, herkese dokundu ve ona da herkes dokundu. Allah’a hamdler olsun.

      Ancak, tattığımız bu yüksek ve ulvi duygunun yanında, milletimizin dağınıklığının, İslâm Ülkesi’nin sahipsizliğinin acısını da en yoğun şekilde yüreğimizde hissettik. Bu dağınıklık ve sahipsizlik yüzünden, sel felâketine uğrayan pâkistanlı kardeşlerimize gereken yardım elinin yeterince uzanmaması bizi üzdü ve üzmekte de devam ediyor. Zaten, İslâm Milleti ve Ülkesinin bütün problemleri, aydınlarının derlenip toparlanamaması ve bu sebeple de bir dirilişi gerçekleştirememesi yüzünden çözülemeden sürüp gidiyor.

      İslâm Dünyasının yöneticileri ise, gerçek gündemi bir yana bırakıp sun’i gündemle uğraşıyor ve halkı onunla uğraştırıyorlar. İslâm Milleti kendisini bulmasın diye dış güçler tarafından doğrudan ya da dolaylı yoldan telkin edilen gündemlere kapılıp takılıp kalan yönetimler, siyasî partiler ve medya, gerçek diriliş yönünü tıkayan, zaman kaybından başka bir sonuç doğurmayan meşgalelere çaba sarf edip güçlerini ve halkın dayanma gücünü tüketiyorlar.

      Memleketimizde de, iki üç aya yakın bir zamandır, Anayasa’da yapılacak değişikliğin halkoyuna sunulması, iktidar ve Meclis’te üyesi bulunan iki parti tarafından, seçim öncesi kıran kırana bir şova dönüştürüldü. Referandumun seçimden farkı unutuldu. Sun’i bir gerginlik doğurularak, her zaman olduğu gibi partileri lehine seçime yönelik bir kazanç sağlamak peşindeler. “Evet” veya “hayır” demeyi neredeyse vatan hainliğine eş bir duruma getirdiler.

      İktidar, onu, genel seçim, cumhurbaşkanlığı seçimi ve dolaylı yoldan AB’ye giriş için bir ön onay gibi kullanırken, iktidarların gafleti sebebiyle hiç de hakları olmadığı halde ana muhalefet tahtının demirbaş sahibi haline getirilen parti ve onun destekçisi öbür muhalefet partileri, iktidarı devirmeye bir başlangıç, bir vesile olarak düşündüler.

      Amaçları, halkın fikrini almak değil, halka kendi fikir ve emellerini empoze etmektir. Bu sebeple, deveyi pire, pireyi deve yapmaktadırlar. Gerçek gündem, milletin gerçek dertleri unutulmuş, halkın, gece gündüz bu boş laflarla kafası doldurulmuştur.

      Bizim bu konuda söyleyeceğimiz şudur: halkımız ve insanlarımız, hür ve serbesttir. Hiç bir partinin, kurumun ve kişinin etkisinde kalmadan, kendi bağımsız iradesiyle kendi tercihini yapacaktır ve zaten yapar. Halkımız, bugüne kadar, politikacılardan, politikayı bir zanaat, bir geçim vasıtası haline getirmiş olanlardan her bakımdan çok ilerde olduğunu bütün seçimlerde isabetli tercihleriyle ispat etmiştir. Halkımız, hep “ehven-i şer”ri tercih etmiştir. Gönül isterdi ki, ehven-i şerri değil, iyinin iyisini tercih etsin. Kuşkusuz, halkımız onu da yapar. Ama, ne yazık ki, o yol kapalıdır. Siyasete, yönetime ve milletin geleceğine gerçek açılımları getirecek gerçek yol kapalıdır. İyiliğin azamisine yol kapalıdır. Halkımıza ancak şerler arasında bir tercih imkânı verilmektedir. O da, bu dar çerçevede gerekeni yapmaktadır.

      Referandumu kafanızda büyütmeyiniz. Tercihiniz ne olursa olsun, bir ölçüde o tercih değerlidir ve sonucunu getirecektir. İçerikdeki olumlu noktalar, ne yazık ki, uzun vâdede, AB’ye girme uğruna verilecek tâvizlerin gölgesinde kalmaya mahkûmdur. Denize düşenin yılana sarılması cinsinden bir fikirle, yine Batıcılığın mahsulü olan askerî-bürokratik vesayetten kurtulmak için, kendi sağduyu ve deneyimine güvenmek yerine, AB’ye girmekten başka çare olmadığı iddiası, aklın kabul edeceği bir şey olamaz. Bir ülke, problemlerini kendi zihin, yerli kültür, düşünce ve gelenek imkânlarıyla çözmeli ve aşmalıdır. Batının kendi sorunları için bulduğu çözümlerden yararlanılabilir; ama onlar olduğu gibi alınamaz. Yanlış ilâç, şifa vermez, zehirler. Referandumda karşı karşıya gelmiş, “evet”çi ve “hayır”cı geçinen partilerin hepsi Batıcı partilerdir. Kavgaları, en azından siyasî çıkar kavgasıdır. Son tahlilde hepsi AB cidir.

      Kırk yıldır, iktidara gelen bütün partiler ülkeyi AB’ye sokmak için çalışıyorlar. Ama bunu yaparken, halka AB’ye girmek isteyip istemediğini sormayı akıl edememişlerdir. Daha doğrusu akıl etmişlerdir, ama, cesaret edememişlerdir. Halka sorarlarsa, halkın buna “evet” demeyeceğini biliyorlar. Asıl referandum, bu olurdu. Şimdiki referandum nedir ki, bu asıl yapılması gereken referandumun yanında! Ancak, AB ile ilişkileri geri dönülemez noktalara getirdikten, medya ve diğer vasıtalarla halkı iyice hazırladıktan sonra bu referanduma gitme cesaretini gösterecekleri anlaşılıyor.

      Osmanlı Devleti’nde, 1876 yılına kadar, yazılı bir anayasa mevcut değildi. Kişi, toplum ve devlet hayatını Kur’an düzenliyordu. O yıl yapılan Meşrutiyet anayasası da zaten uygulanamadı. Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi dönemi anayasaları, millet ruhuna yabancı anayasalar oldukları için yaşayamadılar, askerî darbelerle ortadan kaldırıldılar. İngiltere’de yazılı bir anayasa yoktur. Bizim geleneğimizde de yazılı bir anayasa söz konusu değildir. Batıya özenilerek yapılan bu anayasaların başarı şansı zaten yoktu. 12 Eylül Anayasası ise, zaten birçok değişikliklerle yamalı bohçaya dönmüştür. Bu referandumla bir yama daha vurulmak istenmektedir kalbura dönmüş olan esas kumaşa. Bilindiği gibi, eski, yıpranmış kumaşa yeni yama yapılmaz. Böyle bir yama tutmaz. Eskimiş, yıpranmış kumaş yeni yamayı taşıyamaz. Yırtık daha çok büyür. Bir süre sonra, Anayasa’nın toptan yenilenmesi söz konusu olacaktır. Zaten daha önce, bu, söz konusuydu. Yeni anayasa yapılamayınca, küçük çapta böyle bir operasyona girişildi. Ancak bu da derde deva olamayacaktır.

      Yeni bir anayasa yapmaya gelince, bu da hemen hemen mümkün değildir. Devreye sokulmayan kendi ruh, düşünce ve mantığımız olmadan, sadece Batı ruhu, kafası ve mantığıyla yapılan anayasalar, milletimizin ihtiyacı olan düzeni sağlayamayacak, bu türlü yeni anayasa yapma girişimleri toplumdaki gerginlikleri arttırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. Ve bir gün anlaşılacaktır ki, yapılacak bütün anayasalar kâğıt üstünde kalmaya mahkûmdur. Önemli olan, zihniyet ve uygulamadır; önemli olan, aydın kadronun, kendi ruhumuz, kendi kültür ve medeniyetimiz, kendi mantığımız, kendi kafamız, kendi zihniyetimiz, kendi ahlâkımız ve kendi felsefemiz ışığında yeni bir düzen kurması için mevcut yasakların kalkması gereğini idrâk etmek ve ona göre hareket etmektir.

      Sonuç olarak, halkımızın referandum için sandık başına gitmesi, istediği şekilde ve yönde tercih yapması uygun olur. Ve halkımız bunu yapacak olgunluktadır. Bunun ötesi, abartıdır. Medya ve partizan abartmalarının her türlüsüne kulak asılmamalıdır.

      Tüm İslâm Milletinin Ramazan Bayramını kutlar, Pakistan halkına ve diğer zorda kalan kardeşlerimize Allah’tan yardım niyaz eder ve bu vesileyle bütün insanlığa da hakikate kavuşma nasibi, barış ve mutluluklar dileriz.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

A. Sezai KARAKOÇ

Ramazan Kutlaması ve Dolayısıyla

 İstanbul, 10 Ağustos 2010

      Allah’ın, müslümanlara, sonsuz lütuf ve kereminden bahşettiği manevî nimetler ayı Ramazan’ın 1430. sunu idrâk etmiş bulunuyoruz. Ne mutlu bize. Hamd ve şükürler olsun.

      Mensubu olduğumuz İSLÂM MİLLETİ’nin, ramazanını can ve gönülden tebrik eder, bu kutlu ayı, her açıdan dolu dolu, en yüksek seviyede, en ulvi anlamda geçirmesini diler, onu, Hakikat Medeniyeti olan ve insanlığın biricik gerçek güven ve hayat kaynağı bulunan İSLÂM MEDENİYETİ’ni geçmişteki parlaklığıyla yeniden diriltmesi için, her yönden ve her boyutta İSLÂMIN DİRİLİŞİ için bir vesile yaparak harekete geçmesini, cehalet, zulüm ve vahşet karanlığına gömülmüş dünyayı mucizevî meşalesiyle aydınlatmayı vazgeçilmez bir görev olarak bilmesini, bu yönde bilinçlenmesini arzular, Cenabıhakkın günahlarımızı af ve merhametiyle bağışlamasını ve İSLÂM ÜLKESİ’nin, yeniden, eski zamanlarda olduğu gibi, bütünleşmiş, güçlü, hür ve bağımsız, huzur içinde, medeniyetin zirvesinde yüceliğe kavuşmasını dualarla temenni ederiz.

      İzin ver, ramazanlar uyandırsın bizi Allahım! Uyandırsın, bilinçlendirsin ve diriltsin, Allahım!

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

A. Sezai KARAKOÇ

Ülkemizin Ana Sorunlarının Temelinde Yatan Asıl Sebep, Toplumumuzun Kimlik Altyapı Yetersizliğidir

İstanbul, 2 Temmuz 2010

      İnsan olsun, toplum olsun, birbirine geçme, birbiriyle kaynaşmış çok katmanlı bir kimliğe sahiptir. Teoride, bu katları, bu katmanları birbirinden ayırabilirsiniz, ama yaşamada bunları birbirinden ayırmamız mümkün olmaz. Tümü bir insanın ya da bir toplumun kimliğini, kişiliğini oluşturur. Şartlar yüzünden, bu kimliğin, kişiliğin bir katı, bir özelliği ön plana geçebilir. Güncel olarak daha çok önem kazanabilir. Fakat, bir toplumda yüzyıllar içinde oluşmuş olan kimlik, kişilik, yönünden ve öz yapısından kolay kolay ayrılmaz, sapmaz. O yapı da, bir medeniyetin, insana ve topluma verdiği kimlik ve kişiliktir. Bu kimlik ve kişilik, zorla değiştirilmeye kalkılırsa, o toplumda büyük bir kaos, bunalım ve çatışmalar doğar.

      Bir “batı insanı” vardır, bir “doğu insanı” vardır, bir de “islâm insanı” vardır. Her medeniyetin bir insan anlayışı, bir insan görüşü, bir insan tipi vardır. Bir fransızın, fransız kimliği, bir de onun arka planında “avrupalılık” kimliği bulunmaktadır. Bir fransız, bir ingiliz, bir alman, bir ispanyol ya da bir italyan, sadece fransızlık, ingilizlik, almanlık, ispanyolluk ya da italyanlıkla ayakta duramaz. Bu kimliklerinin arkasında (avrupalı) ya da (batılı) kimliği olduğu için, çoğu kez, bilinçli olarak, en azından da bilinçaltından böyle bir güvenceye dayanarak kendilerini güven içinde hissederler.

      Tek başına, ırk kimliği, etnik kültür, bir halkı, bir devleti ayakta tutamaz. O kimliğin, benzeri kimliklerle birlikte, ancak, arka plandaki, temeldeki “medeniyet kimliği” ne dayanır, onunla kaynaşır, onunla aşırılıklarından arınırsa bir anlam ifade edebileceğini tarihî deneyimlerle anlamış ve görmüş bulunuyoruz. Bugün, ülkemizin çektiği sıkıntıların temelinde, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, devletin yeniden kuruluşunda, kendi medeniyet kimliğimiz çerçevesinde, çağa ve şartlara göre bir yenilenme ilkesinin değil de, kendi kimliğimizi, geçmişimizi, medeniyetimizi toptan inkâr ederek, sözde batı medeniyetine geçme adına, ırk kimliği söylemine yer verilmesi yatar. Toplumun çeşitli kesimlerinden yükselen farklı tondaki itiraz sesleri, güç kullanılarak bastırıldı. Eleştirinin yasaklandığı otoriter bir düzende, tek tip modelli bir nesil türetilmek istendi yirmi beş, otuz yıl içinde.

      İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, şartlar değişince, âdeta biçimsel denilebilecek bir demokratik düzene geçildi. Demokrasinin her derde çare olacağı sanıldı. Bu, bizim aydın kesimin, eski, yerleşik bir huyudur. Sıkıştığı zaman, kulağına çalınan bir çareye hemen sarılır ve onun araştırılıp tartışılmasına asla tahammül göstermez. Onu bir din gibi görür, öyle benimsemiştir. Ona en ufak bir itiraz devlet düşmanlığıyla yaftalanır. Tanzimat’a, Meşrutiyete, İkinci Meşrutiyete, Cumhuriyete böyle sarıldı jöntürkler, ittihatçılar, cumhuriyetçiler.

      Demokrasi, Amerika’da bir hayat tarzı haline gelmiş, Avrupa’da, birçok acı tecrübeden sonra, vazgeçilemez bir konuma gelmişse de, eninde sonunda bir yönetim tarzıdır. İnsanlara etki yapar. Ama insanlar da ona etkide bulunur. Ancak, tek başına bir toplumu ayakta tutamaz. Mutlak, temelinde ahlakî, zihnî, toplumsal değerler, yani tüm medeniyet değerleri olmayan bir yönetim tarzı, adı ne olursa olsun, yozlaşmaya mahkûmdur. Kendi medeniyetimizle bağdaştırılıp ondan sonra uygulamaya konulmayan demokrasi, sonunda bitmek tükenmek bilmeyen bir demagoji üreten kaotik bir düzene dönüşmüş, ardarda askerî darbeler devrinin açılmasına âdeta doğal zemin olmuştur.

      Demokrasiye geçildiği zaman, bir Restorasyon Devri açılamamış, geçmişle hesaplaşılamamıştır. Bugün karşılaştığımız bütün problemler, Tanzimattan sonrasında sağlam zemine oturtulamamış bir düzenin, geleceğe ertelenmiş ya da ucu açık bırakılmış, gününde çözümlenmemiş sorunlarından kaynaklanmaktadır. Bu sorunların, zamanında hissedilmeyip bugün hissedilmesi, ameliyat zamanı narkoz etkisiyle duyulmayan acı ve sızıların daha sonra hissedilmesi gibidir. Osmanlı Devleti’nin yıkılışından ve Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yeni devletin kuruluşu ve yerleşmesi, bir nevi çok ağır bir ameliyat gibi olmuştur.

      Bugün, gerçeklerin bir kısmını söyleyerek sanki hepsini söylemiş gibi bir havaya bürünüp farkında olarak olmayarak ülkemizi yine alıp, tanzimatçılar ve daha sonrakiler gibi, BATI ÇIKMAZI’na saplamaktan başka bir yere çıkmayacak bir yola girmiş olan ve kendilerine liberaller adı verilen bir kısım aydınımız da bir takım tereddütlere sebep olabilirler. Bunlara aldanmamak gerekir. Bütün bunların temelinde, Ziya Gökalp’ın soyut, tarihî gerçeklere uymayan, mekanik medeniyet görüşü yatmaktadır. İsteyen milletin kendi medeniyetinden çıkıp istediği medeniyete geçebileceği görüşüdür bu görüş. Tarihi hesaba katmayan bir görüş. Gerçeklerin onaylamadığı, yanlışlığı apaçık hale gelmiş, geçerliliğini yitirmiş bir görüş.

      Bugün, halkımızın bir kısmını, Batılıların, kökenlerini araştırıp ayrılma yolunda kışkırtmaları ve gizli açık yardım etmeleri sonucu, ülkemizin başına yirmi yılı aşan bir zamandır büyük bir gaile çıkmıştır. Bu hâdise, ülkeyi, o şekilde sarsmıştır ki, düşüncelerin sadece hâdisenin kendisine hasredilmesiyle yetinilmeyecek, Tanzimat’tan bu yana, ya hep yüzeysel kalan, ya hep görmezlikten gelinen, ya da hep yanlış yönde aranan çare ve çözümlerden, temelden ve yeni baştan, tarihî-sosyolojik alt yapının en derin katından başlamak üzere, en ciddi, ısrarlı ve sabırlı araştırılmasına geçilmesi gerekecektir. Gerekecektir, gerekiyor ve gerekmektedir.

      Teknolojinin, insanları yanıltma ve şaşırtma, boş ve yanlış noktalara çekme özelliğinin yanında, insanların araştırma ve inceleme, öğrenme ve öğretme aşkı ve heveslerine yardımcı olduğu da göz önünde tutulursa, âdeta yirmi dört saat, kırk tv kanalının yayın yaptığı ve her alanın uzmanlarının güncel meselelerin değerlendirilmesi ve yorumu için ekrana çıkarıldığı bir ortamda, büsbütün umutsuz ve karamsar olmanın yeri yoktur. Kırk elli yıldır savunduğumuz düşüncelerimiz ve ülkemizin sorunları için önerdiğimiz çözümler, bu ekranlarda henüz pek yer almıyorsa da, inşallah, daha da geç kalmadan, gündeme alınır ve tartışılır.

      Eğer bir anahtar kelime ve adeta bir mucize kavram aranıyorsa, bu, İSLÂM MİLLETİ ve İSLÂM MEDENİYETİ kavramlarıdır. Bu kavramlar, çoğu kez, sanıldığı gibi, sadece “inanç” içerikli değildir. Batıda “din” deyince, sadece “inanç” anlaşılır. Bizde de, “din” kelimesini Batı’daki içeriğiyle anlamak, bütün yanılgıların ve çözümsüzlüklerin kaynağıdır.

      Ülkedeki ana sorunların kaynağı, toplum ve kimliğimizin alt yapı yetersizliğidir. Toplumumuz, son iki yüz yılda, giderek, bu alt yapı sağlığından mahrum edilmiştir. Irk kimliğini ileri sürerek ayrılmak yönünde çaba sarfedenler, bu kimliğin kültür alt yapısı yetersizliğinden cesaret alıyorlar. Bugün, biz, sadece ırkî söylemle değil de, Osmanlı ve daha eski dönemlerde olduğu gibi, asıl medeniyet söylemiyle kimlik tanımı yapar ve onu yeniden oluşturmak istersek, artık bu gibi ayrılma hevesleri söner. Örnek olarak söylersek, bir takım insanlar dağda olabilirler, ama, onlara katılmalar giderek azalır ve o yol kurur. Çünkü: dağa çıkan genç, kendine bir ideal bulduğu inancı veya daha doğrusu yanılgısı içindedir. Gençlerimize, gerçek ideal, yani “İslâm Milleti” ve “İslam Medeniyetinin Dirilişi” düşünce ve ideali aşılanırsa, artık bu büyük, köklü ve gerçek insanlığı kurucu düşünce ve ideal önünde, küçük, sahte, dar düşünce ve ideallere saplanılmaya yer kalmaz.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

A. Sezai KARAKOÇ

Memleketimizi Bölme, Parçalama Amaçlı Faaliyetlere Karşı Asıl Çare Gençliğe Ülkemizi, İslâm Dünyasını ve İnsanlığı Kurtaracak İdealin Verilmesidir

İstanbul, 19 Haziran 2010

      Gün geçmiyor ki, ülkemiz acı bir haberle sarsılmasın, şehitler verilmesin. Bunun gelip geçici olduğunu sanan geçmiş yönetimler, meselenin esasına nüfuz edemedikleri için, hep, basit, sathi tedbirlere başvurdular. Bu yüzden saldırıları önlemek şöyle dursun âdeta artmasına sebep oldular.

      Bu ve benzeri saldırılar, sadece, illegal örgütün ya da örgütlerin işi değildir. O örgütler dış mihrakların tetikçisidirler. Onların arkasında Batı, hatta Doğu ve Kuzey vardır.

      Batı’nın değişmeyen temel amacı, tüm islâm ülkesini istilâ ve işgal edip ne kadar faydalanılacak imkân varsa onları ele geçirmektir. Toprağı ele geçirmek; suyu, yani nehirleri, gölleri ve denizleri ele geçirmek; petrol ve doğalgaz, tüm enerji kaynaklarını ele geçirmek, tarihi zenginliklerimizi ele geçirmektir. Ormanları, şehirleri, tabiat verimlerini ve insan emeğiyle oluşmuş her değer ve serveti ele geçirmek için Batılılar iki yüz yıldan beri İslâm Milleti ve Ülkesine sürekli ve TOPYEKÛN BİR SAVAŞ açmıştır. Bu savaş, daha önceki Haçlı Savaşlarının devamı, süreklisi ve çok daha büyük ve donanımlısıdır.

      Bu topyekûn savaş, bir boyutuyla kültür savaşıdır; bir boyutuyla en yıkıcı, en acımasız, en amansız ekonomik savaştır, bir boyutuyla bilim ve teknolojinin tüm ilerlemesiyle korkunç derecede etkinleşen bir askerî savaş, silâhlarla yapılan savaş, bir cephesiyle de siyasî ve diplomatik savaştır.

      Bu savaş sonucunda, İslâm Dünyasının Batıya karşı aşılmaz seddi olan Osmanlı Devleti yıkıldı. İslâm Âleminin Batıya karşı koruyan kalkanı kalmadı. İslâm Âlemi, irili ufaklı devletleriyle batıdan, hatta kuzey ve doğudan gelen bu istilâ akınlarının önünde duramamakta, sarsılmakta ve yer yer yıkılmaktadır.

      Batı, bizim için, bir zakkum ağacıdır. Bu ağacın meyveleri, İslâm dünyası için, inkârcılık, anarşizm ve kaostur.

      İslâmın tûba ağacı, adalet, huzur, iki dünya mutluluğu, âdeta bu dünyada insan hayatını cennet hayatına çevirmek için ideal bir düzen kurarken, Batı, hayatı cehenneme çevirmek için elinden geleni ardına bırakmamaktadır.

      “İslam insanı” modeliyle yetişmesi gereken genç nesle, ülkesini mânen ve maddeten yükseltecek, güçlendirecek bir ideal, onun yanında tüm İslâm milleti ve ülkesini bütünleştirip ayağa kaldıracak ve Batı’nın karşısına dikecek daha kapsayıcı bir ideal, onun devamı olacak, tüm insanlığın mutluluğunu tekeffül edecek bir ideal verilmedikçe, gençlerimizi anarşizme, terörizme ve hatta nihilizme kaptırmamamız, ülkenin bölünüp parçalanmasına bilerek bilmeyerek âlet edilmelerine mâni olmamız mümkün görünmemektedir.

      Tüm İslâm Âleminde, muhteşem bir gelecek inşa ederek insanlığın kurtuluşu için gereken gerçekçi adımı atacak bir nesil idealini, DİRİLİŞ NESLİ idealini genç nesle aşılamadıkça, Batılıların, medeniyetimizi temelden çökertmek sevdasından vazgeçmelerini beklemek boşuna olacaktır.

      Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve Büyük Milletimize baş sağlığı dilerken, genç nesle, Diriliş Nesli idealizminin, İslâm’ın insanlığı kurtaracak olan Millet, Medeniyet ve Devlet İdealinin aşılanması suretiyle tüm gençler için bir cazibe merkezi sağlanması gereğini, elli yıldan beri vurguladığımız gibi, bir kez daha tekrar etmek isterim.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

GENEL BAŞKANI

A.Sezai KARAKOÇ

Batı, Rusya ve Çin’in Asıl Hedefi, Tüm İslâm Ülkelerini Zincire Vurmak!

İstanbul, 10 Haziran 2010

      Güvenlik Konseyi’nin neredeyse el birliğiyle aldığı İran’a uygulanması istenen yaptırım kararı, sadece bu ülkeye yönelik bir davranış değil, esasta, İslâm’a karşı bir tavırdır. Ve bu tavır, her zaman olduğu gibi, yalnız Batı’nın değil, Kuzey ve Doğu’nundur da. İslâm, söz konusu olunca, ibretle izlenmelidir ki, Batı (ABD ve AB), Kuzey (Rusya) ve Doğu (Çin) birleşti!

      Bu kararın anlamı şudur: Batı (Amerika ve Avrupa), nükleer silâh sahibi olabilir, Rusya olabilir, Çin ve Hindistan olabilir, fakat herhangi bir islâm ülkesi nükleer silâh sahibi olamaz. Protestanlar, katolikler, ortodokslar ve budistlerin, brahmanistlerin nükleer silâh sahibi olmalarında bir sakınca yoktur, ama müslümanların bu silaha sahip olmaları sakıncalıdır!

      Bu konuda, Batı o kadar bağnazdır ki, Brezilya ve Türkiye’nin, İran’ın bu silâha sahip olması için değil, o enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımına izin verilmesi yönünde girişimde bulunmaları bile onlarda aşırı bir tepki uyandırıyor. İran’la sözde diyalog yolunu açık tuttukları halde, bu diyaloğa aracılık yapmak isteyen iki ülkeyi protestolarla, tehditlerle boğmak istiyorlar.

      Oysa, İnsanlık için büyük tehlike, Batı, Doğu ve Kuzey’dedir. Merkezde olan İslâm, Dünya Barışı için insanlığın tek garantisi, tek şansıdır. İslâm Dünyası uyanıp, bir an önce bir araya gelip, ABD, AB, Rusya ve Çin gibi büyük bir devlet veya Birlik kurmazlar ve nükleer silâh üretecek bir güce erişmezlerse, en geç, on beş ya da yirmi yıl içinde, Doğu ile Batı arasında çıkacak büyük ve Topyekûn Savaş yüzünden İnsanlık, yok olma, Medeniyet de, taş devrine geri dönme durumuna düşecektir.

      Batı, Doğu ve Kuzey bilmelidir ki, gerçek insanlık, islâmlıkla özdeştir, islâmlıktadır. Hiçbir güç, müslümanlara, ikinci sınıf insan muamelesi yapamaz. Kendilerinde, insanlığı yok edecek korkunç silahların sahibi olmaya hak görenler, sırf caydırıcı amaçla bu silâha sahip olmak isteme hakkını müslümanların ellerinden alamazlar.

      Gönüllülerin yardım gemilerine saldırılarının hemen ardından, Batılıların (ve hatta Doğu ve Kuzeylilerin) sergilediği bu tavır, anlayan kafalar ve gören gözler için, en âcil alarm zilleridir.

      Veyl görmeyen gözlere, işitmeyen kulaklara ve anlamayan veya anlamazlıktan gelen kafalara!

      “Bölgemizde nükleer silâh istemiyoruz” diyen hayalperestlere gelince, daldıkları hülyadan uyanıp, gerçekleri görsünler: bölgemizi ve hatta her tarafımızı, Batılılar, çevremizi de Doğulular ve Kuzeyliler nükleer silâhla doldurmuş ve donatmışlardır.

      Yüzyılın en büyük korkusu, en büyük kâbusu, İnsanlığın üzerine her an nükleer silahların boşanması ihtimalidir.

      Bu duygu, çağımızın kitleler üzerindeki en korkunç psikolojik travmasını doğurmakta ve İnsanlığın şuuraltına umutsuzluğun dinamitini yerleştirmektedir.

      Bu dinamit patladığı gün, gelecekte neler olabileceğini bugünden kestirmek mümkün değildir.

      İlle de, “uyan ey akıl, ey vicdan, ey insanlık!” diye bağırmak mı gerekmektedir?

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ