Batı Saldırısına Karşı

 İstanbul, 9 Kasım 2007

      Yüzyıllar boyu Haçlı Seferlerini düzenleyerek İslâm ülkelerini işgal ve yağma eden, insanlarını öldüren, sayısız, hesapsız kıyım ve zarara sebep olan, sonunda medeniyetimizden hisseler kapıp giden Batı, Batı Hint Adaları inancıyla istilâya gittiği Amerika’yı keşfedince bir an için aradığını buldu sandı. Aradığı neydi? Aradığı, dünyayı zaptetmek için yüzyıllar içinde rahatça hazırlanabileceği tenha ve erişilmez bir yer bulmaktı.

      Ancak, Amerika, insansız ve boş bir kıta değildi. Orada da her yerde olduğu gibi insanlar yaşıyordu ve bunların da kendilerine özgü medeniyetleri vardı. Olsun. Ne beis vardı, kendisini hak din hıristiyanlığı (!) nı yayan “fatihler” olarak adlandıran Batılılar, bu insanları soykırımına uğratıp soylarını soplarını yok ettiler. Kalan kılıç artıklarını da köleleştirdiler. Böylece, tarihin kaydettiği dikkate değer kültür ve medeniyetlerden olan İnka, Maya ve Aztek kültür ve medeniyetlerini yıktılar, tarihin karanlığına ve çöplüğüne gömdüler. Altınlarını, hazinelerini de mülkiyetlerine geçirdiler. Bu şekilde, Kader ve Tarih tarafından, kıyamete kadar sürecek “soy katili” yazısı damgası vuruldu alınlarına.

      Bati, Roma İmparatorluğu devrinden beri hegemonya hastasıdır. Dünyaya hakim olmak, kendisinin dışındaki bütün insanları köle yapmak ister. Ona göre bu onun en doğal hakkıdır. O, b e y a z dır. “insanlar” derken kendilerini kasdederler. Avrupa dışındaki kıtalarda yaşayanlar, açıkça söylemeseler de, bir tür hayvan olarak görürler. Onları, sarı, siyah, kızıl gibi, ten renklerine göre isimlendirirler. Onları, köleleri, ülkelerini de, kendi malları mülkleri saymayı en tabii hakları olarak kabul ederler.

      Önce, Afrika’ya yöneldiler. Oranın insanlarını hayvan avlar gibi yakalayıp Avrupaya, Amerikaya götürüp köle olarak en zalimane şekilde çalıştırdılar. Sonra Doğu’ya, Çin’e, Hindistan’a, Hindi Çini’ye, Avustralya’ya saldırdılar. Çin’i ve Hindistan’I işgal, Afrika’yı istilâ ettiler. Birinci Dünya Savaşı’nda da, yeni keşfedilmiş enerji kaynağı petrolü de gözönünde tutan bir hırsla, İslâm ülkelerine, bilhassa Batıya karşı İslâm, suru, kalesi olan Osmanlı Devleti’ne saldırdılar. Ve onu yıktılar. Ve artık bütün dünya ellerine düştü sandılar.

      Ama, herkesin bir hesabı var, Allah’ın da bir hesabı var. İlahi Kudretin tecelli aynası olan kaderin ve tarihin hesabi var. Ve bu hesap gelmekte gecikmedi. Hırslarından dünyayı paylaşamadıkları için birbirlerine düştüler ve İkinci Dünya Savaşı patladı. Az kalsın birbirlerini yok edeceklerdi. Bundan yararlanarak bir çok ülke bağımsızlığına kavuştu.

      Sonraki elli yıl içinde kendilerini toparlayan Batılılar, bir parça kendilerine gelmeye, rahat nefes almaya çalışan İslâm ülkelerine saldırıya geçtiler. Uzun vadeli planla İslâm Dünyasını paramparça edip, devletleri yıkıp yerine ufak ufak bağımsız yerel yönetimler kurmak, onları köleleştirmek, soykırımına uğratmak, soylarını soplarını yeryüzünden kaldırmak, medeniyetlerini yok etmek, İslâm inancını saptırıp yozlaştırmak, camilerini, şehirlerini yıkmak, su, petrol, tarihi eser ve topraklarını ele geçirmek için topyekûn bir saldırıdır bu. Böylece korkunç bir Haçlı amacıyla tekrar geldiler. Eldeki yazma eserleri yaktılar. Müzeleri yağmaladılar. İnsanlarımızı öldürüp duruyorlar. Terör bahanesiyle, ruhlarında silinmez bir şekilde yerleşmiş bulunan öldürme, yok etme komplekslerini, islâma karşı olan aşağılık komplekslerini tatmin etmek istiyorlar.

      Suçlamamız, Batı yönetimleri içindir. Halklar pasiftir. Yönetimler onları kullanır. Batı düşünür, şair, bilgin ve yazarlarından bir kısmının içinde de yönetimlerinin bu zulümlerinden rahatsız olanları vardır. En azından, Batıda, kendi aralarında, “insan hakkı” mücadelesi sürdüren bu kimseleri, dünyayı sömürmek isteyen yöneticilerinden ayırıyoruz. Onları birlikte hareket etmeye elverişli görüyoruz.

      İslâm Dünyası uyanmalı, harekete geçmeli. Kendi birliğini kurmalı. Kendi Birleşmiş Milletlerini, kendi Güvenlik Konseyi’ni, kendi Askeri Gücü’nü (Nato benzeri) en kısa zamanda kurmalı.

      Kırk yıldır, elli yıldır söylediğimiz gibi, yine söylüyoruz ki, biran geçirmeden, İslâm ülkeleri İSLÂM BİRLİĞİ’ni kurmalı.

      İSLÂM BİRLİĞİ’ni kurmalıyız, müslümanlar! Yoksa, esaret, kölelik geliyor. Topraklarımızın yabancıların eline geçmesi, ülkelerimizin işgâli, soy ve soplarımızın, insanlarımızın ve medeniyetimizin yok edilmesi geliyor.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Batılılara Karşılık Verme Gereği

İstanbul, 19 Ekim 2007

      İkinci Dünya Savaşı yıkımını tamir edip kendileri için felâket, ezdikleri halklar için kurtuluş ümidi olan o yıllardan uzaklaştıkça, bir anlamda kendilerine gelip eski benliklerine ve değişmez huylarına kavuştukça, Batılılar, zayıf gördükleri ülkeleri, başta da islâm ülkelerini, çeşitli, çoğu uydurma bahanelerle sıkıştırmaya, bu sıkıştırmayı da gittikçe arttırmaya başladılar.

      Bu sıkıştırma, ülkeler için bir gün kâbus halini alabilir.

      Bu ülkelerin başında da Türkiye gelmektedir.

      Elli yılı aşkın zamandan beri Kıbrıs bahanesiyle bizi uğraştıran Batı, yirmi yıldan beri de el altından, dolaylı yoldan Güneydoğu’yu kopartmaya çalışmaktadır.

      Bunlar yetmezmiş gibi şimdi bunlara bir üçüncüsünü eklediler: Soykırım iddiası.

      Birinci Dünya Savaşı’nda bize saldıran, devletimizi yıkan, milyonlarca insanımızın ölümüne ve halkımızın sefaletine, ekonomimizin çöküşüne sebep olan ve sonuçta da ülkemizi paramparça eden Batılılar, bu kez son kalan vatan parçasına da göz dikmişler, onu da ufak ufak parçalara ayırıp yutmak için harekete geçmişlerdir.

      Parlamentolarında kanunlar çıkarıp, kim: “Türkler soykırım yapmadı” derse onu hapse atmak gibi akıl almaz işlere girişmeğe cüret etmişlerdir.

      Ne yazık ki, devlet adamlarımız, Tanzimat’tan bu yana, milletimize ve devletimize karşı girişilen bu gibi hainane saldırılara gereken cevabı vermemişler, onlar hep yatıştırmak için, yalvararak peşlerinden koşmak, onlara tavizler vermek, onlara menfaatler sağlayıp susturmak, yani hep eziklik içinde, yetersiz bir savunmada kalmak durumundan öteye gidememişlerdir. Bu acizlik hal ve tezahürleri, onları daha şımartmış ve azdırmıştır. Kim bilir bu gidişle giderek ne akıl almaz isteklerde bulunacaklardır!

      Oysa, en azıdan, devletin, dışişlerinde genel kural olan, mukabele-i bilmisil’de bulunması (misli ile, yani aynen karşılık vermesi) gerekir. Caydırıcılığın en etkin çâresi budur.

      Halkımız! Milletvekillerini seçip Meclis’e daha yeni gönderdiniz. Onların dikkatini çekiniz ve onları uyandırınız ve uyarınız.

      Meclis, derhal toplanmalı ve yüzsüz batılılara gereken karşılığı bir tokat gibi vermeli, “mukabele-i bilmisil”de bulunmalı, bir kanun çıkarmalıdır.

      Bu kanunda, özetle, şu iki husus, açık seçik ve en somut ifadeyle yer almalıdır:

      1- Her kim, “Türkler soykırım yaptı” derse o yakalanıp yargılanacak, suçu sabit olunca hapse atılacak ve şu kadar yıl cezaevinde yatacaktır.

      2- Her kim, “Batılılar, Avrupalılar, yani Amerikalılar, İngilizler, Ruslar, Fransızlar, Almanlar, İsrailliler ve irili ufaklı diğer Batılı ülkeler soykırım yapmadı ve yaptırmadı” derse yakalanıp yargılanacak, suçu sabit olunca hapse atılacak, şu kadar yıl cezaevinde yatıp cezasını çekecektir.

    Siz bu kanunu çıkartmadıkça, ne yapsanız Batılıları susturamazsınız, durduramazsınız. Önce tazminat ve daha sonra da toprak isterler. Onları da verseniz doymazlar, az aldık, daha çoğaltın derler.

      Oysa onlar değil midir, daha dün, Bosna’da yüzbinlerce insanı öldürtüp seyirci olan? Onlar değil midir, kabileleri birbirlerine düşürüp Afrika’da milyonlarca insanın soykırıma uğramasına sebep olan? Onlar değil midir, Cezayir’de en vahşi soykırımını yapan? Çeçenistan’da, Filistin’de ve Asya’da, Afrika’da müslümanları yok etmeye çalışan kimdir?

      Tarihin kaydettiği soykırımlarının kökünde veya en azından arkasında çoğu kez Batı’nın olduğu görülür. Şuuraltında bu vicdan azabını yaşayan Batı, bunu şuura çıkarıp kendi kendisiyle yüzleşeceğine, onu “başka”sına yansıtarak bu yükten kurtulmak istiyor. Ama, bu kendini aldatmaktan öteye gitmiyor, bu azap giderek büyüyor, verilecek hesap gittikçe kabarıyor, Batı ruhunu önlenmesi mümkün olmayan bir katastrof sarıyor. Temenni ediyoruz ki, Batı, mağdur milletlerden af dilesin, bu suçlarından dolayı tövbe etsin, günahkâr olduğunu bilsin. Belki, o zaman, kurtuluş ümidi belirir kendisi için.

      Devlet uyanmalı, Batılıların bu saldırılarına misliyle cevap vermeli, tazminat istemeli ve bizden kopardıkları toprakların davasını gütmeli. Geçmişte zarara uğramış yurttaşlarımız için (tehcire uğramış ermeni yurttaşlarımız dahil), buna sebep olan Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer batı ülkelerinden tazminat istemek, toprak talebinde bulunmak ve diğer islâm ülkelerinin gördüğü zararları dava etmek, devletin, meclisin, iktidarın, milletvekillerinin, medyanın boynuna düşen borçtur. Bu borcu yerine getirmedikçe, Batılılar saldırılarını sürdürecekler ve gittikçe daha ileri boyutlara ulaştıracaklar, her biri inanılmaz derecede bir hakaret olan isteklerinin artışının ardı arkası kesilmeyecektir.

      Tarih, uyanmayan, zamanında gereken tedbirleri almayanları asla affetmeyecek ve bu ihmal sebebiyle yurt ve millet telafi edilmez zararlara uğrarsa, nesiller, onları şüphesiz hayırla yad etmeyecektir.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Ramazan Bayramı Mesajı

 İstanbul, 11 Ekim 2007

      Ramazan ayı, oruç günleri bütün doluluğuyla Milletimizce yaşandı ve muhakkak ki, tüm bereketliliğiyle toplum ruhuna cevherlerinden cevher kattı. Allah’a hamdler olsun.

      İnanıyoruz ki, bu oruçlar, milletimizin uyanmasına, saflarını sıklaştırmasına, dirilişini tamamlamasına tam bir vesile olmuştur.

      Oruç ki, insanı düşündürür. Geçmişine döndürerek ona olup bitenin muhasebesini yaptırır. Ömrün yanlış ve doğrularını insanın önüne serer. Bayrama çıkarken, insan daha bilinçli, daha güçlü ve daha umutludur.

      İşgâle uğramış İSLÂM YURDU, kan ağlamaya devam ederken, yüreğimiz, acısı dinmeyecek şekilde yaralıdır.

      Milletimizin Ramazan Bayramını kutlarken, bir an önce, hepimizin ülkesi olan İSLÂM ÜLKESİ’nden düşmanları kovmamız, bu, cennet toprağı gibi olan yurdumuzu her türlü olumsuzluktan arındırmamız için gereken birlik ve beraberlik, irade, kararlılık ve şuurluluk ruhunu bize ihsan etmesini ve en üstün millet olan milletimiz İSLÂM MİLLETİ’ni, kıyamete kadar, en parlak ve güçlü bir gelecekle pâyidar etmesini Cenâb-ı Hak’tan can ve gönülden niyaz ederiz.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Ramazan Mesajı

İstanbul, 13 Eylül 2007

      Düşünülürse muhteşem manzarası gözler görülecek gibi olan ramazan ayi geldi. Milletimize kutlu olsun. Bedenlerimizi dirilttiği gibi, ruhlarımızı da diriltsin. Semayı, göklerimizi aydınlattığı gibi, ufuklarımızı da, şuurlarımızı da aydınlatsın, parlatsın. Maddi ve manevi bütün güçlerimize güç katsın. Nimetleri bereketlendirdiği gibi, toplum hafızasını da canlandırsın, verimli ve etkili bilgilerle donatsın.

      Allah’tan duamız, milletimizin, tüm İslâm Milleti’nin ramazanını, topraklarımıza göz dikmiş olanlara karşı bir kalkan kılsın. Mübarek ramazan, her kişiye olduğu gibi, Milletimize de, Ülkemize de en kutlu bir kalkan olsun.

      Gündüzleri ağızların mühürlendiği bu kutlu ayın yüzü suyu hürmetine, tüm İslâm Âlemi uyansın, birleşsin, ülkesini işgale başlayan düşmanları kovsun, geldiklerine pişman etsin, bir daha gelmemeleri için tövbe ettirsin onlara.

      Birliğin kıyamete kadar sönmeyecek meşalesi, ramazan gecelerinden birinde, Kadir gecesinde yansın, zulme batmış yeryüzünü aydınlatsın. Hakikat, fazilet ve adaletin güneşi olsun ve tüm insanlığa ışık, umut ve muştu saçsın.

      Milletimizin gerçek diriliş ocağı olan YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ’ne, gençler ve yaşlılar bir ayırım olmaksızın her taraftan fevç fevç gelip görev alsınlar. Ülkemizin her tarafında il ve ilçe merkezleri açılsın. Ve böylece yüzyıllardır Milletimizin kapalı olan kurtuluş ve yeniden kuruluş kapısı açılmış olsun.

      Ramazan, Allah ‘ın bize lütfettiği canlı, sürekli bir mucize olarak hükmünü bir kere daha icra etsin.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Berat Kandili Kutlaması

İstanbul, 27 Ağustos 2007

      Güneşler doğuyor, güneşler batıyor; ama, ne yazık ki, İSLÂM MiLLETi’nin DİRİLİŞ ve KURTULUŞ’u üzerine doğup da batmıyor. İSLÂM MiLLETi’nin DİRİLİŞ ve KURTULUŞ’u hep erteleniyor. İSLAM ÜLKESİ’nin işgali sürüyor, hatta gittikçe daha da artıyor. Saat de durmuş değil. Kendisine verilen tabiat ve işleyiş özelliği gereği, bu lânetli süreci devam ettiriyor.

      Oysa ALLAH’ın bize lütfettiği günler ve geceler, aylar ve mevsimler, yıllar ve yüzyıllar geliyor. Mevlid, Regaib, Miraç Kandili derken Ramazan’ın son habercisi, hatırlatıcısı ve müjdecisi BERAT KANDİLİ de çıkıp geldi. Yılımızın, ömrümüzün hesabını verip de beratımızı elimize alabilecek miyiz, kaderin yargılamasından beraat edip onu ruhumuzda hissedeceğimiz somut bir duygu ve sezgi aşamasıyla belgelendirebilecek miyiz, Yüce Makam katında?

      Bize geçmişimizi hatırlatıyor kandil. O ulu geçmişimizi. Harun Reşid devrini, Kanuni Sultan Süleyman zamanını. Ve geleceğimize ışık tutuyor, umudumuzu alevlendiriyor, ruhumuzu aydınlatıyor.

      Hiç kuşku yok ki, insanlığın gerçek medeniyeti olan medeniyetimiz, İSLÂM MEDENİYETİ, yeniden en büyük bir parlayışla parlayarak, yeryüzünü kaplayacak ve kıyamete kadar da sürecektir.

      Bu, kendi kendine olmayacak. Bunu biz müslümanlar, belki büyük çileler çekerek, ama mutlaka başaracağız. Kafamızla, ruhumuzla, gayret ederek, bütün gücümüzle, biz müslümanlar başaracağız.

      Milletimiz büyük İSLÂM MİLLETİ’nin kandilini yüreğimiz acı içinde kutlarken, bütün kardeşlerimizi DİRİLİŞ ve KURTULUŞ için bir araya gelmeye çağırır, CENAB-I HAK’dan herkese sağlıklar, iyi günler ve ruh yücelişleri dilerim.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Miraç Kandili Kutlaması

İstanbul, 10 Ağustos 2007

      Bugün, modernleşme adı altında gittikçe daha fazla kişiliksizleştirilmek, Batı boyunduruğuna kurtulamamacasına sokulmak istenen İslam Dünyası, çıkmaz sokakların en çıkmazına saplanmış vaziyette bocalayıp, çırpınıp kıvranıp dururken,Batılılar, beklenmedik bir cüretle, kendilerinin hiçbir iç problemi yokmuş gibi, aralarındaki çatışmaları bir yana bırakarak, İSLAM ÜLKESİ’ne (unutmayalım, bütün İslam Alemi bir ülkedir) saldırılarına bir gün bile ara vermeksizin devam etmektedirler. Bir takım kimseler, bunun geçici bir durum olduğunu ve bir iki devlet toprağı ile sınırlı bulunduğunu sanıyorlarsa, büyük bir aldanış, sonu çok büyük bir hayal kırıklığı, hüsran olan bir yanılgı içindedirler.

      Dünyayı dar ve ufuksuz, içe kapanık çevrelerinden ibaret sanan bu kişileri, nefes alınmaz, Batıya teslim olmuş ruh güneşsizliklerinde, karanlıklarında bırakıp kendi öz yolumuzu açmaya, bağımsız, özgün ve özgür İSLAM MEDENİYETİ’nin dirilisi için harekete geçmeye hazır olalım.

      Bu vesileyle, mensubu olmaktan büyük onur duyduğumuz İSLAM MİLLETİ’nin miraç kandilini kutlar, uğradığı maddi ve manevi istila ve işgallerden bir an önce kurtulmasını en içten , yürekten dualarla Cenab-ı Hak’tan niyaz eder, herkesi bu kurtuluş ve diriliş için bir araya gelmeye çağırır, sağlıklar, iyi günler, miraç yürüyüşleri dilerim.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Ankara, 23 Nisan 2007

      “Anayasa’nın 102. maddesine göre cumhurbaşkanı seçimine katılmayan milletvekilinin milletvekilliği düşer”.

      Partimizin Genel Başkanı Sezai Karakoç, İstanbul Il Merkezimizde, şu an için gündemin ilk sırasında olan cumhurbaşkanlığı seçimi ve onunla ilgili Anayasa’nın 102. maddesi hükmünün yorumu konusundaki görüşlerini açıkladı.

    Bu açıklamaya göre: “Cumhurbaşkanını seçme, Anayasa tarafından milletvekillerine verilmiş bir görevdir. Bir hak olduğu kadar, daha fazla, bir görev. Milletvekili, cumhurbaşkanlığı seçimine katılmak ve bu hususta lâzım gelen her türlü gayreti göstermek mükellefiyetindedir. Bu anayasal görevi yerine getirmeyen milletvekilinin milletvekilliği, Anayasa’nın 102. maddesi hükmü gereği sona erer. Söyle ki: Anayasa’nın 102. maddesi, “Cumhurbaşkanının seçilememesi halinde derhal TBMM seçimleri yenilenir” demektedir. Bunun anlamı, her ne suretle olursa olsun, cumhurbaşkanını seçemeyen milletvekillerinin milletvekilliği sona erer demektir. Çünkü; milletvekillerinin milletvekilliği sona ermedikçe seçimlerin yenilenmesi mümkün olmaz.

      Milletvekillerinin Meclis’e gelip seçime katılarak görevlerini yapmalarına rağmen cumhurbaşkanını seçememeleri halinde milletvekilliklerinin sona ermesi açık hükmü karşısında, bu anayasal görevi yerine getirmeyen, Meclis’e gelmeyen, mazereti olmaksızın cumhurbaşkanı seçimine katılmayan bir milletvekilinin milletvekilliği nasıl sürebilir? Meclis’in tümü için konmuş bir hüküm, yaptırım, her milletvekili için hiç kuşkusuz ve elbet öncelikle ve ivedilikle geçerlidir. Bu durumda milletvekili istifa etmiş sayılır ve milletvekilliği sona erer.

      Cumhurbaşkanlığı seçimi, suigeneris (kendine özgü) bir durumdur. Bunu, bir kanunun çıkarılmasıyla ilgili toplantı yeter sayısı kuralıyla ilişkilendirmek doğru değildir. Zaten, 102. madde böyle bir toplantı yeter sayısı zikretmemiştir. Üzerinde durulan nokta, cumhurbaşkanının mutlaka seçilmesidir.

      Normal toplantılara katılmakta ihmali görülen milletvekillerine iç tüzük hükümlerinde yaptırımlar vardır. Devletin milletvekillerine yüklediği en önemli görevlerden biri olan cumhurbaşkanlığı seçimine katılmayan milletvekili içinse, yaptırım, doğrudan Anayasa’nın 102. maddesinde “derhal seçimler yenilenir” ifadesinde yerini bulmuştur. Milletvekili, cumhurbaşkanı seçimine katılıp katılmamakta serbest değildir. 102. madde ona bu serbestliği vermemiştir. Bu maddenin hükmü bağlayıcıdır.

      Seçim yakın olduğu için milletvekilleri, milletvekilliklerinin düşmesini önemsemeyebilirler. Hatta muhalefet milletvekilleri zaten seçimlerin yenilenmesini istedikleri için bunu arzu bile edebilirler. Ancak kuralın, seçimler yapıldıktan kısa bir süre sonra uygulanma durumu doğsa ve daha yıllarca milletvekilliği yapacak olan milletvekillerinin milletvekilliği düşseydi, yine aynı umursamazlığı gösterebilirler miydi?

      Bugün iktidar partisi için sanki bir getirisi olabilecek gibi görünen bu yorum, ilerde her parti için söz konusu olabilir. Biz, kuralın hukukî anlamını söylüyoruz. Kim yararlanmayacak, kim yararlanacak diye bakmıyoruz. Doğru yorum, her zaman geçerli olur.

      Cumhurbaşkanı seçimi kendi basına bir olgudur. Benzersiz bir olgudur. Benzeri varmış gibi, başka durumlar, olgular için konulmuş bir kuralı burada uygulamak mümkün değildir. Kendi kuralını kendisi getirmiş bir olgudur cumhurbaşkanı seçimi.

      Hiç duraksamaksızın söylenebilir ki, devletin bir gün bile başsız kalmasına sebep olma, böylesine önemli bir anayasal görevi savsaklama, bir ihmal, hatta suçtur. Bunu göz önünde bulunduran Anayasa’nın söz konusu maddesi, cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılmasını garanti altına almak için bu düzenlemeyi getirmiştir. Bu yapılırken, geçmişte, cumhurbaşkanı seçilememesinin sebep olduğu tarihî olaylardan (12 Eylül v.b.) ve doğurduğu olumsuz sonuçlardan hareket edildiği, ders almamız gereken apaçık bir gerçektir.

      Gönlümüz ise, cumhurbaşkanını halkın seçmesini istemektedir. Bu, partimizin programında mevcuttur. Avrupa’da, Amerika’da ve birçok ülkede devlet başkanını halk seçmektedir. Milletimizin bu en doğal hakkını ondan esirgemeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Milletimizin, bugüne kadar yapılan seçimlerde gösterdiği feraset ve olgunluğu, bu konuda da göstereceği kuşkusuzdur.

      Biz, muhtar seçiminden cumhurbaşkanlığı seçimine kadar, tüm seçimlerin, dört yılda bir, bir kerede yapılmasını istiyoruz. Bugün teknoloji her türlü seçimi kolaylıkla yapma imkânını vermektedir. Bize kalırsa, cumhurbaşkanını halka seçtirmekte geç bile kalındı. Bu yüzdendir ki, her cumhurbaşkanı seçiminde aylarca süren ve gittikçe artan bir gerilim yaşanmaktadır. Kriz, bunalım kelimeleriyle geçiştirilen bu sıkıntıyı, bu toplum stresini halkımıza reva görenlerin vicdanları hiçbir zaman rahat olmayacaktır.

      İlgili herkese şunu derim:

      ”En kısa zamanda, cumhurbaşkanını, öbür seçimlerle birlikte halka seçtirerek, onun olağanüstü yeteneğinin ne harikalar doğuracağını görünüz.”

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Basın ve Halkla İlişkiler Birimi