Gün ve Düşünce

İstanbul, 11 Ocak 2008

      Parti merkezlerinde yaptığımız konuşmalar, günün akan olay ve hareketlerinin oluşturduğu günden açısından düşüncelerimizin belirlenmesine ve bu düşünceler ışığında gelişen önerilerimize kaynak oluşturmaktadır.

      ANKARA VE BAŞKENTLİK MİSYONU

      26 Aralık 2007 Çarşamba günü, Ankara’da, parti genel merkezinde yapılan konuşmanın konusu, Ankara’nın başkent olmasından bu yana izlediği politika idi. Başlangıçta mazlum milletlerin önderi olarak kendi kurtuluş savaşını gerçekleştirmiş olan devlet, giderek, Batı’nın karşısında önce nötr ve pasif, daha sonra da tabi ve teslimiyet ruhu içinde olmuş, sönük ve silik duruma gelmiştir. Başkentlerin misyonu vardır. Bunu yerine getirmekten kaçınan başkentler gün gelir, başkentlik hakkını elinden kaptırır. Hak zaten İstanbul’undur diye düşünüyorsak, Ankara gibi Hacı Bayram şehrini değerlendirmeyen bir yönetim İstanbul’a nasıl talip ve layık olacak diye iki kere düşünmeliyiz. Devletin seçeneği ya teslim olmak, ya savaşmak, yani iki tane değildir. Doğruyu söylemek, haklıyı korumaktan vazgeçmemek, zalimden, istilacıdan yana olmamak seçeneğini unutmamak gerekir.

      BATI, DOĞU VE İSLAM AÇISINDAN HEGEMONYA

      29 Aralık cumartesi günü, partimizin İstanbul il merkezinde yapılan konuşma, tarih boyunca, büyük devletlerin hegemonya kurma istekleri üzerine düşüncelerimizi sergiledi. Batının hegemonya kurma isteği, istila, işgal ve ülkelerin servetlerine el koyma amacıyla, tahakküm, zor ve güçle girişilen ve yürütülen, kıyım, soykırım gibi trajediler doğuran hareketlerdir. Roma, Mısır ve diğer ülkelerin üzerinde kurduğu hegemonya, kan ve gözyaşı üzerine kurulmuştur. Çarlık Rusyası, İngiliz İmparatorluğu, Fransız sömürgeciliği hep milletleri ezmek esasına dayanır. İngiliz imparatorlığunun adeta varisi olarak yerini almak isteyen Amerikan hegemonyasının başka türlü olmasını gösteren bir emare olmadığı gibi, tam tersine, belki tarihte az rastlanır bir şekilde insan soyunu kırma ve tüketme tavrı bugün, maalesef daha somut, daha kabarıktır. Eskilerin medeniyet ve refah götürme iddiası ne kadar yalan ve asılsızsa, yenilerin özgürlük ve demokrasi, insan hakları götürme iddiaları da o kadar, hatta daha fazla asıl ve esastan, temel ve samimilikten uzaktır. Abbasiler, Osmanlılar gibi büyük İslam devletinin hegemonyasında sulh, sükûn ve adalet içinde özgürce yaşayan milletlerin misali ise bugün hayal bile edilemez.

      İMPARATORLUK HEGEMONYALARININ HEDEF TAHTASI: PAKİSTAN

      5 Ocak 2008’de partimizin Haseki’deki İstanbul İl Merkezinde yapılan konuşmada, güncel konu, kardeş ülke Pakistan’a yönelik Batı karıştırıcılığıydı.

      İslam ülkelerini yakmaya başlayan ateş, hedef gösterilen İran’dan önce, öyle anlaşılıyor ki, Pakistan’a sıçratılmaya çalışılıyor. Seçimler bahanesiyle ortam gerginleştirildi, daha sonra da suikastlar, ölümler, patlak veren olaylar, ister istemez dikkatlerimizi doğuya, oraya çevirdi. Bağımsızlığını kazandığı 1947’den bu yana, ikide bir darbeler, siyasi karışıklıklar, bölünme ve savaşla yüz yüze gelen ve bir türlü huzur ve istikrara kavuşmayan kardeş ülke, anlaşılan bu kez, çok daha ciddi tehlikelerle karşı karşıya; bölünme, iç savaş, kaos. Kargaşa ortamı sürgit olsun isteniyor görüldüğü kadarıyla. İngiltere imparatorluğunun boyunduruğundan kurtulduktan sonra, bir türlü sağlam, yerine oturmuş bir yönetim kuramayan ülke, bu kez, doğrudan doğruya dış müdahalelerin tehdidi altında.

      İlk bakışta, nükleer silah yapmış bir İslam ülkesi olması onu Batı’nın nazarında suçlu hale getrmiş! Batılılara göre Müslüman’ın buna hakkı yoktur! Bu batılının hakkıdır! Kuralı, ezberi bozan bir ülke olarak Pakistan onlara göre cezayı hak etmiştir.

      Aslında, olup bitenler, daha derin sebeplere dayanır, Pakistan’ın bu hep kaynayan bir kazan durumunda oluşunun altında, kendi içyapısından kaynaklanan zaaflardan ziyade, doğduğu yıldan başlayarak dış konumu, birinci derecede etkilidir. Hindistan’ı hesaba kamadan Pakistan’da cereyan eden vakaları anlamlandırmak mümkün değildir. Hindistan Pakistan’ın başına asılmış demoklesin kılıcıdır.

      Pakistan’ı, nükleer silah yapmış olması, İSLAM BİRLİĞİ’ni kurabilecek en önemli İslam ülkesi olması, Batı’nın hedef tahtası haline getirdi. Hindistan’ın uyguladığı politika, onu batının önünde Pakistan’a göre daha imtiyazlı hale getirdi. Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci üye olan Hindistan böylece batıya gözdağı vermiş oldu. Çin ve Hindistan’ın birleşmesi korkulu rüyası, Amerika’yı Pakistan’ı bu uğurda harcama, feda etme durumuna getirdi. Hindistan’ın bu politikası, Pakistan’ı parçalama politikasında batıyla birlikte hareket etme inisiyatifi kazandırdı. İslam dünyasının, Pakistan’ın bu kritik döneminde onun yanında olması, Batı politikalarına alet olmaması, büyük önem taşımaktadır.

      PARTİ DÜŞÜNCESİNDEN PARTİMİZE

      12 ocak 2008, İstanbul il merkezimizde yapılacak konuşmada, genel olarak parti, parti kurma ve özel olarak ta partimizin kuruluşu, amacı ve teşkilatlanıp gelişmesi ele alınacaktır. Türkiye’de mevcut partiler, genellikle düşünce ve program açısından dışa bağımlı, vaatleri açısından da fazlaca içe dönüktür. Oysa, devletlerin bundan böyle yaşamaları, içten çok, dış şartlara bağlı olduğundan, o arenada bir şeyler yapmak gerekiyor, global düşünmek gerekiyor, ama bunun anlamı, global güçlerin oyuncağı olmak değil, devletlerin kendileri gibi olan devletlerle işbirliği yaparak global yeni bir güç oluşturmalarıdır.

      Böyle bir güç oluşturma, geleneğimizde, dolayısıyla şuuraltımızda bir amaç, bir ideal, bir model olarak mevcuttur. İSLAM BİRLİĞİ, primus inter pares – eşitler arasında birinci sözünde olduğu gibi, az çok bir büyüklüğü olan İslam devletlerinin birbiriyle yarışıyla gerçekleşecektir. Bu ideali taşımayan partiler, ülkelerini güvenli bir geleceğe kavuşturamazlar. Batı’dan ya da Doğu’dan medet umanlar, tarihin acımasız harbeleri altında ülkelerinin hüsranla çöktüğünü görme talihsizliği içinde kaybolup gidecektir.

      Ne mutlu, milletlerini güvenli bir geleceğe kavuşturmak için ileri görüşlülükle kardeş ülkeleri bir araya getirip Batıya da Doğuya da haddini bildirecek yeni, büyük, güçlü bir devlet doğurmak için elinden geleni yapanlara!

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Kurban Bayramı Mesajı

İstanbul, 21 Aralık 2007

      Dinimizin esaslarından olan Hac, kurban ibâdeti ve sonunda kutlanan Kurban Bayramı, en güçlü, çok cepheli ve çok anlamlı bir borç, bir sevinç, bir şölen, bir gelenek olarak, bu yıl da bize kendi öz mesajını duyurmaktadır.

      Kurbanın bir yüzü öte dünyaya, bir yüzü bu dünyaya, bir yüzü geçmişe, bir yüzü geleceğe dönüktür. Metafizik yönü, tarihî ciheti, topluma ait ve geleceğin biçimlenmesiyle ilgili olma özelliğiyle o bizi bayram boyunca en yoğun bir şekilde duygulandıracak ve düşündürecektir.

      İşgaller ve istilâ arzularının, iştihalarının, girişimlerinin bir numaralı konusu olan İSLÂM ÜLKESİ, bir kurbanlık koyun gibi başını uzatmış, âkıbetini bekler durumdan kurtarılmalıdır. Müslümanların en toplu şekilde bir araya geldikleri ibâdetler olan hac ve kurban, hâl diliyle bize bunu en açık ve seçik bir deyişle hatırlatıyor, söylüyor.

      Kurban, Allah rızası için boynunu tam bir teslimiyetle uzatıyor. Bu, Allah’ın ona verdiği ve aksini taşıyamayacağı bir kabuleniş ruhudur. Ama, müslüman, ülkesini işgale yeltenmiş güçlere karşı bu görüntüyü verirse ne kadar yazık olur, bunu bilmeli, anlamalı ve direnmelidir. Zaten buna fırsat vermemeliydi, en doğrusu.

      Hac, bize birliği, kurban bize, Allah’a teslim olmayı sembol diliyle söylüyor.

      Milletimiz İSLÂM MİLLETİ’nin Kurban Bayramı’nı kutlarken, ülkemiz tüm İSLÂM ÜLKESİ’ni, her türlü istila, işgal ve sömürülüşten kurtarmamız ve onu korumamız için gereken güç, irâde, cesaret, akıl ve imkânı vermesini ve ona yeniden eski kudret ve ihtişamını bağışlamasını, Cenab-ı Haktan, can ve yürekten, şehitlerin ve kurbanların kanı kadar sıcak ve içten dualarla dileriz.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

İdeolojiler Savaşı ve İnsanlığı Kurtaracak Olan İslâm

İstanbul, 15 Aralık 2007

      Birinci Dünya Savaşı’nın önemli sonuçlarından biri, hanedan esasına dayanan imparatorluk sisteminin çökmesi oldu. Bu çöküşe karşı bir süre daha ayak direyen İngiliz İmparatorluğu’nu ise, İkinci Dünya Savaşı, “dişleri dökülmüş ihtiyar aslan”a çevirdi. Osmanlı Devleti, gerçek yapısı ve ruhu itibariyle bir imparatorluk değil, kendine özgü bir islâm devleti olduğu halde, batılılarca kendi imparatorlukları gibi bir imparatorluk olarak algılanıp adlandırıldığından en büyük yıkıma o uğradı. Bir bakıma, ünlü hanedanının narına yandı.

      “Tabiat boşluk kabul etmez” denilir. Ülkeler siyasetinde, içte olsun, dışta olsun, bu, daha çok geçerli bir kuraldır; otorite eksikliğini ülke yönetimi asla kaldırmaz. Topluluklar sahipsiz bırakılamaz. Aksi takdirde, toplum yapısının ve yaşantısının bir nevi vebası olan terör ve anarşi, kargaşalık, zorbalık ve soygun ortalığı kaplar.

      Geçmişin derinliklerinden gelen hanedanlık sistemleri çökünce, onların yerini ne alacaktı? Ortada, Fransız İhtilâli’nden kalan özgürlük (Liberté), eşitlik (Egalité), kardeşlik (Fraternité) sözlerinden başka bir şey yoktu. Fransız deneyi, hiç de iyi bir örnek değildi. Kaç kere geri dönülmüş, sonra yeniden dönülmüş, birinci, ikinci, üçüncü diye saymaya başlayan cumhuriyetler, öbür ülkeler için hiç de iç açıcı bir model serisi olarak görülmemişti. Belki de biraz da bu durumdandır ki, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, beklenmedik bir yönelim fırtınası yaşandı. Göz göre göre, ya da denilebilirse, herkesin gözünün içine baka baka, hanedanlık imparatorluklarının yerini, “ideoloji imparatorlukları” aldı: komünizm, nazizm, faşizm imparatorlukları ve onların yanında irili ufaklı diktatörlükler. Liberalizm ve demokrasi ise kapitalizm kalesini oluşturup geliştirdi. Mülkiyet, serbest teşebbüs ve rekabet gibi eski özellikler, kapitalizmde, gizli gibi ama, gören gözlere âşikâr bir tekelci dünya hegemonyası ideolojisine dönüştü.

      İkinci Dünya Savaşı, ideolojiler savaşı oldu. Kapitalizm ve komünizmin ittifakıyla ilk etapta faşizm ve nazizm tasfiye edildi. Ama bunların ruhu öbürlerine sızdı. Sonra sıra kapitalizm-komünizm mücadelesine geldi. Bu savaş, Soğuk Savaş adıyla dolaylı ve uzun sürdü. Ve nihayet Rus komünizmi çöktü. Ve bunun ardından hemen “İdeoolojiler Çağı kapandı, bitti” dendi. Oysa, ortada, yandaşları olabilecek benzerleriyle birlikte iki ideoloji devi kalmıştı: Amerika ve Çin İdeoloji İmparatorlukları.

      Evet, Amerika, kendini ideoloji ve imparatorluk sözlerinden soyutlayarak gizlemeye çalışır hep gerçek kimliğini propagandalarında. O çok iyi bir makyaj ustasıdır. Çok iyi maskelemeye çalışır iç yüzünü görüntüsüyle, davranış ve niyetlerini çarpık yorumlarla. O, görünüşte, Fransız İhtilâli prensiplerinin koruyucusu geçinir, her yere özgürlük ve demokrasi götürdüğü, insan haklarının sağlayıcısı, takipçisi iddiasıyla girer ve oraları işgal eder. Küçük diktatörlükler onun için ne iyi bir avdır, av fırsatıdır!

      Kapitalizm de şüphesiz bir ideolojidir. Amerika, kapitalizm ideolojisinin imparatorluğudur. Amerika, Yeni Roma’dır. Bunu, kırk yıl önceki yazılarımda söylemiştim. Roma’nın çağdaş versiyonu Amerika’dır. Çin de, komünizm imparatorluğu olarak, eski Çin İmparatorluğu’nun çağımızdaki versiyonudur. Arkaik ve antik kökleri olan bu imparatorluklar, kaçınılmaz olarak bir gün çarpışıp çatışacaklardır. Eğer bunlardan biri, öbürünün hileleriyle daha önce bölünüp yıkılmazsa, bu dünya savaşı önümüzde, ufukta durmaktadır. Bu çatışmanın, insanlık için, bugünkü ve yarınki tekonoloji de göz önünde tutulunca, ne büyük, ne korkunç bir felâket olacağını görmek için kâhin veya dâhi olmak gerekmez.

      İddiaların aksine, ideolojiler devri geçmedi. Dev çarpışma, devler savaşı halinde ileriye bırakılıp, ertelendi.

      Eğer, islâm dünyası halkları uyanıp, genlerinde ve şuuraltlarında bulunan Abbasi, Selçuklu, Osmanlı devletlerinin çağdaş versiyonu olacak olan büyük ve birleşik İSLÂM DEVLETİ’ni kurarlarsa –ki gelecek zamanın en olumlu, en büyük devrimi bu olacaktır–, durum değişir ve insanlık bu katastrofik kıyamet senaryosundan kurtulur. Batılılar kutsal kitaplarında buldukları Armagedon Savaşı adıyla anılan çatışmayı, bir öngörülü gerekçe olarak, halklarına telkin etmekte, bu dünya savaşını başlatmış bulunmaktadırlar.

      İslâm, Hakikat Dini, Medeniyeti ve İdeolojisi olarak, dünyanın sürüklendiği bu tarihî intihardan insanlığı korumak ve kurtarmak, görev ve sorumluluğunu, kudret ve iradesini, ilâhî emir ve lütuf kaynağından almakta ve beslemektedir. “Din Süreyya’ya çekilse, Asya’lı bir genç, onu yere indirir” peygamber sözü, buna işaret sayılsa yeridir.

      İdeolojiler Savaşı, Batı, Doğu koalisyonları şeklinde olacaktır büyük ihtimal. Gerçi, gelecek, sürprizler de gösterir. Ama, şimdiden görülen, değişmeyecek olan, büyük rol, anahtar tutum, sonu belirleyen hareket, İslâmın tavrı, sözü ve davranışı olacaktır. Bunu görmeyerek, islâm ülkelerini istilâ ve işgal tamah ve hırsına kapılan Batı, bilerek bilmeyerek bindiği dalı kesmekte, gururu yüzünden, islâmın, bu, kader tarafından verilmiş misyonunu görmemekte, islâmı ve islâm gücünü küçümsemekte, böylelikle düşmanının büyümesine fırsat vermekte, kendi âkıbetini kendi hazırlamakta, bir uçuruma yuvarlanmaya da hızla atılmaktadır.

      İslâm Dünyası olarak uyumayalım, derin gaflet uykusundan uyanalım. Garp cephesinde de, şark cephesinde de yeni bir şey yok. Güneşin altında da yeni bir şey yok. Her bir ülke, bir ideoloji şemsiyesi altında eski imparatorluklarını diriltme çabası içinde. Amerika, dediğimiz gibi, yeni kılıkla, Romalı bir gladyatördür. Çin, komünizm boyalı bir eski Çin imparatorluğundan başka bir şey değildir. Fransa bile, Akdeniz adını kullanarak, eski sömürgeci imparatorluğunun hasretini dindirmeğe çalışmaktadır. Rusya, Hint… Hep aynı. Peki, sen nerdesin, ülkesini ve milletini uyandıracak ve büyük devletini kuracak olan islâm aydını?

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

“Bünyân-ı Mersûs” – Sağlam Yapı

İstanbul, 7 Aralık 2007

      Halk olarak hepimizi bir arada tutan nedir? Devlet adamlarımız ve yazar çizer, bilim adamı olan birileri, bu sorudan aciz kalmışlar ve sonunda Anayasa’ya, Anayasa’daki T.C. vatandaşlığı kavramına sığınmışlardır. Bunu sebep olarak görüyor ve gösteriyorlar. Ama, bu, sadece hukuki, resmi bir bağdır. Sebep değil, sonuçtur. Bizler, anayasal vatandaşlık bağıyla birbirimize bağlı olduğumuz için “bir arada” değiliz; “bir arada” olduğumuz için bunu bir de hukukî bir bağla güçlendirmek ihtiyacını duymuşuz ve bu bağa resmilik hüviyeti vermiş ve kazandırmışız.

      Oysa bizi bir arada tutanın ne olduğunu görmek hiç de zor değil; diğer toplumlarınkine göre, çok daha kolaydır. Çünkü: bizi birbirimize bağlayan, bizi bir arada tutan bağlar, diğer toplumlarınkinden çok daha somut, çok daha yoğun, çok daha sıkıdır. “Birlikte yaşama”, bizde çok daha tabiî, çok daha keskin, çok daha anlaşılırdır.

      Bizi bir arada tutan, sadece hukukî, resmi bir bağ değildir. O kutlu bir bağdır. Ah, bilsek, o ne kadar kutlu bir bağdır!

      O, öncelikle “milletdaşlık” bağıdır. Ayni millete mensup olma bağı, aynı milletin “çocukları” olma bağıdır. Kutlu bir milletin çocukları olma bağıdır. Nedir bu millet? Bu millet, adıyla sanıyla “İslâm Milleti” dir. Hz. Âdem’den başlayarak, muvahhidler, müminler, Millet-i İbrahim adlarıyla gelen, Peygamber Efendimiz’den itibaren de “İSLÂM MİLLETİ” adını alan, Allah’ın izni ile kıyamete kadar da sürecek, gerçek insanlığın ve insancılığın milleti olan millettir. Bu bağla biz birbirimize kopmaz bir biçimde bağlıyız. Kimse bizi birbirimizden ayıramayacaktır. Yine de, Batı, ruhuna işlemiş fitnecilik karakteriyle boş durmamakta, bizi birbirimize bağlayan kutlu millet bağını kemirerek, farklılıklarımızı ayrımcılık, bölünmüşlük, parçalanmışlık yönünde kullanmaya çalışıyor. Milletimizi, yurdumuzu bölüp parçalamak için bin dereden su getiriyor. A.B.’ye girmek isteyen devleti, bir bahaneyle bu yönde şartlandırıyorlar. Etnik farklılıkları, inanç farklılıklarını ileri sürerek, sözde, kişilerin insanlık haklarını, özgürlüklerini koruma, sağlama adı altında aramızdaki milletdaşlık bağını gevşetmek, derinleştirmek, toplumda çatlaklıklar oluşturmak, bu çatlaklıkları büyütmek, sonunda milleti paramparça hale getirmek istiyorlar.

      Batı’nın kendisine uyum sağlamamız için bizden istediklerinin içimizde hiç kimseye hiç bir gruba faydası yok. Parça için yararsız, hatta zararlı olan, “bütün” için daha çok zararlı olur.

      Bizi bir arada tutan bağ milletdaşlık bağı, çok sağlam bir temele sahiptir ve yıkılmaz kale gibi bir zemine oturmaktadır. Bu, sadece, aramızda 1923’te başlayan bir hukuk bağından ibaret değildir. Bu, ezeli bir bağdır. İlâhi bir bağdır. Kur’an-ı Kerim’de zikr edilen bir bağ. Ruhların verdiği söz. Denilebilirse, bu, sadece, Rousseau’nun sözünü ettiği, o günden bu güne kabul gören içtimaî mukavele, sosyal mukavele veya bugün “toplum sözleşmesi” olarak adlandırılan sosyolojik bağdan da ibaret değildir. Metafizik bir bağdır. Ruhlarımızın ezelden verdiği söz bağıdır. Toplumsal bağ, bu bağın bir uzantısı, hukuksal bağ da bu bağın bir sonucu, uzantısı ve yansımasıdır.

      Milletdaşlık, içi boş bir kavram değildir. İçi dolu bir kavramdır. Coğrafya, tarih doludur. Yurttaşlık, tarihdaşlık bu bağı çok güçlendirir. Vatandır bizi bağlayan. Vatan nedir? Millet nedir? Vatan ve millet, uğrunda ölünen toprak ve topluluktur. “Ben ezelden beri hür yaşadım, hür yaşarım” irade ve ruhudur. Ezel sözünün altını çiziniz. Halk türkülerine kadar bu ruh sızmıştır; “Urfalıyım ezelden” vb gibi, Urfalı olmak, bu milletin çocuğu olmak, müslüman olmak, Hz. İbrahim’e, hatta ezele gitmek bitişmek demektir. Yoksa, sadece, bir etnisite söz konusu değildir. Ortak bir inanç ve metafizik, ortak bir toplum yaşantısı, ortak yurt, ortak tarih, ortak bir kültür, ortak bir medeniyet oluşturmuştur. Hem milletdaş, hem yurttaş, hem dindaş, hem devletdaş, hem medeniyetdaşız.

      Evet, biz milletdaşız. Bu tarihi sosyolojik toplum sözleşmesi, din ve metafizik sözleşmesi özlü bir inanç düşünce ve yaşantı bağıdır. Ayni zamanda devletdaşız. Sadece ayni toplumun, ayni milletin çocukları değil, ayni zamanda ayni devletin bağlısı, uyruğu, yurttaşıyız. Bu devlet, isim, sınır, toprak, rejim değiştirebilir. Fakat, temelde, Peygamber Efendimizin kurduğu devlet, Dört Halife Devleti, Emevi, Abbasi, Selçuklular, Osmanlılar ve irili ufaklı daha bir çok devlet görünümünde, bütüncül veya parçalı ortaya çıkan ayni devlettir. T.C. Devleti de Osmanlı Devleti’nin küçülmüşü, uzantısı ve rejimi değiştirilmişi, batılılaştırılmışı, batılılaştırılmaya dönüştürülmüşüdür. Kuruluşunda, Batıdan gelen nasyonalizm ve laiklik düşüncelerinin etkisinde kalmıştır. Bugüne kadar böyle gelinmiştir. Ancak, şimdi, büyük problem doğuruyor bu yapılaşma. Ama yine de onun altında her şeye rağmen, asıl yapı, temel yapı, ana yapı duruyor. Milletimizin ruhunda bu duruyor. A.B. hülyası, aldatmacası bu temeli yıkamayacak.

      Evet, medeniyetdaşız. Ortak kültürümüz, şiirimiz, musikimiz var. Halk musikisi, klasik musiki, tüm etnik gruplar için ortak. Halk şiiri, Divan şiiri, Mevlâna, Hacı Bektaş, Y. Emre, Fuzulî, bu çeşitlilik, bu zenginlik, milleti ayırmaz, birbirine perçinler. Bunlardan ayrılmak, karanlığa düşmek, uçurumlara yuvarlanıp kaybolmak demektir. Çok ırklı, çok dilli, çok renkli bir milletiz.

      Evet, Tarihdaşız. Sevinç ve üzüntü, zafer ve yenilgi, övüncü ve utancı ortak bir milletiz. Binlerle ifade edilen yılları, devirleri, zamanı, kahramanlık, yiğitlik destanlarıyla ortakça doldurdu toplumumuz. İnanç, vatan, millet uğruna binlerce öldük, şehit olduk. Şehitlik, milletdaşlığın ana harcıdır. Ne tevafukdur ki, şehitlik, birlikteliğimizin, millet yapımızın horasanıdır. Kur’an-ı Kerim’in bünyân-ı mersûs ifadesi, millet yapımızın sağlamlığını, safların sıkılığını taşları birbirine kurşunla perçinlenmiş, kenetlenmiş, bir duvar benzetmesi ile gözlerimizin önünde canlandırıyor.

      Yurtdaşız. Dağlarımızı, ırmaklarımızı, yollarımızı, denizlerimizi, göğümüzü, toprağımızı birlikte tasarruf ediyoruz. Bu yurt, bu toprak, bizimle yoğrulmuştur, biz onunla yoğrulmuşuz. Hamurumuz, çamurumuz aynıdır. Şehirlerimizi, köy ve kasabalarımızı, kütüphanelerimizi, sebillerimizi, hanlarımızı, hamamlarımızı, hep birlikte sahiplenmiş bulunuyoruz.

      Bütün bu, tüm dünyadan değerli varlıklarımızı ve birlikteliğimizi A.B. uğruna mı feda edip parçalanıp birbirimizden ayrılacağız, ufalanıp yok olacağız? A.B. bizim için, tez değil, antitezdir. İslâm Birlik ve Bütünlüğü önünde bir antitez, alternatif bile olamaz. Tüm islâm âlemince sun’i bir bölünmüşlüğü yaşıyorsak, bu böyle sürüp gidecek değildir. Allah’ın izni ile tarih dönecek, talih dönecektir. Daha çok parçalanma değil, yeniden büyüme ve bütünleşme günü gelecektir. Bu, kaderin bizim için sakladığı bir sırdır.

      Bu; DİRİLİŞ YOLU sırrıdır. Toplumun bağrında açılmak istenen yaraları kim iyileştirecek? Yıkılmak istenen Millet Binasının duvarlarını kim onaracak? Açılan çatlakları kim kapatacak? Sorularının cevabı da bu sırda gizlidir.

      Bu yol, Diriliş Yolu, bilinçli aydınların görev için koşacağı bir yoldur. Milletimiz büyük, kök sağlam, temel eşsizdir. Binbir hâtırayla örülü geçmiş, acı-tatlı ortak yaşantılı şimdiki zaman ve ancak birliktelik gücüyle gerçekleşebilecek gelecek umudu bulunmaz hazinemizdir.

      DİRİLİŞ GÖRÜŞÜ, İSLÂM MİLLETİ gerçeğine dönüş işaretiyle, yolu aydınlatacak, ufukları aydınlatacak ve bu umudu gerçekleştirecektir.

      Elbet, Allah’ın izniyle.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Batılılaşma Çukuru

İstanbul, 30 Kasım 2007

      Bütün meselelerimizin, sıkıntılarımızın, çıkmazlarımızın kaynağı Batılılaşmadır, Batıcılıktır. Yüzyıllardır içine saplandığımız bu bataklıktan kurtulmanın ne yazık ki halâ bir çaresini bulmuş değiliz.

      Kurtulmak için yapılan her teşebbüs, dönüp dolaşıp daha çok batıcılıkla sonuçlanmaktadır.

      Avrupa’da görev yapan dış işleri mensuplarının, elçilerin, vezirlerin görünüşe (ki Batı çok önem verir) kapılıp başlattığı bu hareket, daha sonra oraya okumaya gönderilen öğrencilerle devamlılık, yoğunluk ve hız kazanarak büyümüş ve bugün çok daha geniş ve etkin bir boyuta ulaşmıştır.

      Bu formasyonu alan nesiller yetişmiş, ülkemizin manzarası değişmiş, ama bu değişiklik daha çok olumsuzluk yönünde gelişmiştir. Kendi öz kök ve kimliğimizden neredeyse ne varsa atmaya çalışmış, buna da “devrim” adını vermiş ve sonunda geriye dönüp bakmaya korkacak hâle gelmişizdir.

      Toplumda geniş bir tabaka, İslâm yapısından kopmuş, otantik anlamda batılı da olamamış, halkımızın özgün deyimiyle söylersek, “iki arada bir derede” kalmıştır. Halkımızsa, kendi yaşantısını sürdürmeğe çaba sarfetmişse de, sahipsizlikten, bu da giderek gücünü koruyamayan bir yerellik direnişi seviyesini aşamamıştır.

      Bütün bu gayretkeşliklere göre, bâri Batıyla aramızdaki teknoloji, bilim ve silâh sanayiindeki açık kapanmış olsaydı! Ama ne gezer! Aksine, bugün bu konudaki fark bir uçuruma dönüşmüştür. Kendimizi savunmak için her türlü ileri teknoloji ürünü silâhı, uçağı, tankı, helikopteri vb. ni satın almak zorundayız.

      Neyle satın alacağız bunları? Elma, domates satarak mı? Tam tersine, Batı, tarım ürünlerimizi, tekstil mamullerimizi, tütünümüzü, şekerimizi dahi almama yönünde sınırlamalar getirmiş ve kendi tarım, hatta süt ürünlerini bize satmayı hedeflemiştir.

      Her şeyi Batı’dan alacaksak neyle alacağız? Tabiidir ki, atalardan kalan ne varsa, onunla. Onların çoğu gitti. Sıra topraklarımıza geldi. Onu da artık kapış kapış alıyorlar.

      Bu Batıcılık macerası, bizi sonunda, yersiz yurtsuz, her kapıdan hakaretle kovulan ve en sonunda sefalet içinde bir çöplükte can veren dilencinin durumuna düşürecektir.

      Avrupa Birliğine katılma ham hayali içinde varacağımız son, bir çukurda hayatı sona erdirmekten başkası olmayacaktır.

      Dünya tarihinde, kendi varlık cevherini, özgün kişiliğini terk ve başkasını taklit ederek yeni bir atılım yapmış, hayatta kalmış bir toplum, bir millet, bir devlet, bir medeniyet yoktur.

      Batı, Kartaca medeniyetini, eski Mısır medeniyetini, Amerikan kıtasındaki İnka, Maya ve Aztek medeniyetlerini yok etmiştir. Filistin Yahudi Devleti’ni yıkmış, halkını bütün dünyaya dağıtmıştır. Yahudiler ancak iki bin yıl sonra derlenip toparlanmışlardır. Baştan beri İslâmı yoketmek için saldırmış, bunun için asırlarca süren haçlı seferleri düzenlemiştir. Afrika’yı, Asya’yı, Hindistan’ı, Çin’i, Orta Asya’yı (unutmayalım ki, Ruslar da Batı’ya dahildir) işgal ve istila etmiştir.

      Birinci Dünya Savaşı’nda da son büyük İslâm devleti olan Osmanlı Devleti’ni yıkmışlar, islâm ülkelerini işgal etmişlerdi Batılılar. İkinci Dünya Savaşı’nda onlar birbirine düşünce, bir parça nefes alan islâm ülkelerine, şimdi, yeniden saldırmaya, hepsini tekrar işgal ve istilâya girmişlerdir.

      Bütün bu saldırıları durdurmak, bu işgal ve istilâyı önlemek için girişilen batılılaşma hareketleri ve bunun artık bağımlılık biçimine girmiş hâli olan batıcılık, ülkeyi savunma ve korumada etkisiz kalmış, hatta batılıların işini kolaylaştırmaktan başka bir şeye yaramamıştır.

      Jöntürklük, ittihatçılık, devrimcilik, liberallik, solculuk, sosyalistlik, komünistlik gibi adlarla bize yabancı ruhu musallat eden batıcılık, daha da ileri giderek, sözde demokrasi, sağcılık ve milliyetçilik adına, halka, hatta, bir dereceye kadar, sözde islâm cemaatlerine de ârız olmuş bir psikoloji olarak ruhumuzu kemiren, onulmaz aşağılık duygusuna boğan bir ortam oluşturmuştur.

      Çaresiz miyiz? Bir çıkış yolu yok mudur? Kurtuluş yolu nedir?

      Soru çok ciddidir. Sorun, derin ve büyüktür. Ancak, umutsuzluğa yer yoktur.

      Kur’an-ı Kerim, bize eski medeniyetlerin neden çöktüğünü, bazı toplumların neden âdeta maymuna dönüştüklerini anlatmakta ve bizi uyarmakta iken, “başka”larına benzemekten bizi şiddetle men ettiği halde, gafletle bu uçuruma yuvarlanmış da olsak, yaptığımızdan dolayı pişman olmalı, tövbe etmeli, Allah’tan af dilemeli ve ayağa kalkmalıyız. Peygamberimizi, sahabelerini, sayısız bilginlerimizi, bilgelerimizi, imamlarımızı, hükümdarlarımızı hatırlayarak eşsiz medeniyetlerimizi yeniden diriltmenin büyük atılımına girişmeliyiz.

      Tarih, böyle köklü, uzun vâdeli ve çok cepheli, çok boyutlu yürekten yapılan bir girişimin başarıyla, zaferle biteceğine çok kez şahit olmuştur. Yeter ki, birleşelim, Abbasiler, Osmanlılar gibi büyük devletlerimizi kuralım. Medeniyetin her alanında batılıları geride bırakacak keşifler, icatlar, çalışmalar yapalım. Bilimde, teknolojide, sanat ve edebiyatta, inanç ve ahlâkta en objektif değerlendirme ile en önde olalım. Sayısız tarihçi, sosyolog, arkeolog, matematikçi, fizikçi vb. yetiştirelim. Ölçü: Dünya çapında olmak. Dünya çapında bilim adamları, ruh insanları, devlet adamları, şairler, romancılar vb. yetiştirelim. Dünya çapında sinemamız, televizyonculuğumuz olmalı. Dünyaya her dilden seslenmeli ve onlara gerçek insancılığın çıkar yolunu göstermeliyiz.

      İslâmın Dirilişi böyle gerçekleşecektir. Diriliş gençliğinin, diriliş erlerinin, tüm müslümanların yolu açık olsun!

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Diriliş Savaşı

İstanbul, 24 Kasım 2007

      İslâm Dünyası – ki her zaman esasta bir millet, İSLÂM MİLLETİ olarak düşünülmelidir-, çağımızda, müthiş bir mücadele, yani yeniden var olma savaşı içindedir. Evet, islâm halkları, ölmediklerini, kelimenin tam anlamıyla varolduklarını, ölmeyeceklerini önce kendilerine, daha sonra bütün dünyaya göstermek, ispat etmek savaşı içindedir.

      Bu savaş tek cepheli ya da tek boyutlu bir savaş değildir. Varolmanın bütün alanlarında verilen bir savaştır. Bu sebeple, milletimiz, islâm milletince, inanç, düşünce, ahlâk, sanat, edebiyat, hayat tarzı, yönetim, ekonomi ve askerlik alanlarını kaplayan tüm bir medeniyet, toplum, devlet ve tarih boyutlarıyla bu yüzyılda kimliğimizin büyük sınavı verilmektedir.

      Ama, korkulacak bir şey yok, hamdolsun, milletimiz, İslâm Milleti büyük bir millettir. Bu sınavlara alışıktır. Daha doğarken adeta savaşların içine ve içinde doğdu İslâm. Önce putatapıcılıkla, sonra yahudilikle, hırıstiyanlıkla inanç alanında karşılaştı. Sonra, o günün büyük iki dünya devletiyle kılıç kılıca çarpıştı. Batının büyük devleti, Ortadoğu dedikleri bölgenin üzerine çökmüş Bizans Devleti ile, Doğunun o günkü büyük ve eski devleti İran İmparatorluğu ile. Bütün bu kızgın ateş çemberlerinden çeliğine su verilmiş bir Şam kılıcı kadar sağlam ve parlak çıktı.

      Daha sonra, islâm, ruh, zihin, kültür alanında Eski Yunan, hukuk alanında Eski Roma ve yönetim, idare alanında İran teori ve pratiği ile boy ölçüştü. Sonuç, hep Kur’an’ı Kerim’in, islâmın zaferi oldu.

      Arap, Fars, Türk ülkeleri, ırkları, kültür ve medeniyetleri Kur’an’ı Kerim’in mucize ışığında yoğrularak BÜYÜK İSLÂM MEDENİYETİ oluştu.

      Tarihin sınavı burada da bitmedi. Bu dünyanın kuralı gereği, güzelliğe çirkinlik, hakikate yalan, iyiye kötülük musallattır. Olumlu ne varsa, onu yok etmek isteyen kara düşünce, niyet ve hareketle çarpışarak var olacak ve yaşamayı sürdürecektir.

      Müslümanlar da, refah ve medeniyetin binbir gece masallarına konu olacak zirvesinde yaşarken, yukarıdan kopan bir çığ, bir sel, tufan ve kasırga gibi bir akın oldu: Moğol Akını. Akın, karşısına ne çıktıysa yaktı, yıktı, harabeye çevirdi. Milyonlarca insanımızı öldürdüler. Yine de Müslümanlar dayandı, yıkımları onardı, Moğolları da medeni ve müslüman yapıp dinin hizmetine koşturdular.

      Bu, doğudan gelen bir felâket fırtınasıydı. Batı’dan gelen ve yüzyıllar süren ve bir anlamda bugün de süren haçlı seferleri ise, Batı’nın islâmı yeryüzünden silip müslümanların ülkelerini işgal ve istilâ etmek amacı taşır. Geçmişte onlar bizi öldürmeye geldiler. Biz onlara hayat ve medeniyet verdik. Ama ne yazık ki, bundan bir ders almadılar. Birinci Dünya Savaşı’nda şanlı, şerefli devletimiz Osmanlı Devletini yıktılar. Şimdi de İslâm âleminde ne kadar devlet, kuruluş, eser varsa hepsini yerle bir edip ülkelerimizin bütün zenginliklerini yağma etmeye geldiler. Hepimizi, çocuk kadın, genç ihtiyar demeden öldürmek pahasına da olsa bu arzularından vazgeçmeyeceklerdir.

      Evet, hayat bir savaştır. Biz Müslümanlar tecrübeyle bunu en iyi bileniz.

      Batı’nın başlattığı bu yeni ve korkunç savaşı da, kendimizi toparlar toparlamaz karşılayacağız. Şimdiki tepkiler içgüdüsel direnişlerdir. Diriliş de gelecek.

      Milâdi 3. binyıl (milenyum)ı hırıstiyanlığın islâmı ortadan kaldırması binyılı olarak ilan edenler görecektir ki, 2. binyıl gibi, 3. binyıl da islâmın binyılı olacaktır.

      Milletimizin bilinçlenip dirilmesi ile, Allah’ın izni ile.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Güneş Yeniden Parlayacaktır

İstanbul, 16 Kasım 2007

      Batılıların Ortadoğu dedikleri, İslâm Dünyasının merkez ülkeleri olan bölge, yaklaşık yüzyıldır tarihi bir şoku yaşıyor. Osmanlı devletinin, kendi öz adıyla Devlet-i Âliyenin (Yüce Devlet) yıkılmasının, ortadan kalkmasının şokunu.

      Eski dünyanın ortası, merkezi olan bu bölge, tarih boyunca büyük devlet gücüyle ayakta durmuş, bir taraftan doğuyla batı arasında sağlıklı bir ilişkiyi, diğer taraftan doğu, batı ve orta dengesini kurmuş, böylece insanlığın mümkün olduğu ölçüde birarada bir bölgenin öbürünü ezmediği bir düzen sağlamıştır.

      Kur’an-ı Kerim’de anlatılan, Doğu’ya ve Batı’ya dikilmiş Zülkarneyn setleri, İslâmın, bu, Doğu’yu da, Batı’yı da “yer”lerinde tutan gücünü sembolize etmektedir.

      Abbasiler bunun ne güzel bir örneğidir.

      Son büyük islâm devleti olan Devlet-i Aliye (Osmanlı Devleti), islâm ruhuna erişi ve yüzyılların birikimi ile bu bölgedeki çeşitli ırklara, mezheplere, hatta dinlere sahip toplulukları, antik dünyadan kalanlar dahil, adetleri, gelenekleri, inançları, medeniyetleriyle, farklı coğrafyalarıyla geniş bir alandaki insanları, mümkün olan bir sulh, sükûnet ve refah içinde yaşatmıştı. Bunu yaparken, Batı’nın ve Kuzey’in hiç durmayan saldırılarını karşılamayı da sürdürmekten geri kalmamıştı.

      Ne yazık ki, yüzyıllar süren bu saldırılar sonunda bu kutlu devleti yıkmayı başardı Batı. Bunu da temelde teknoloji sayesinde yaptı.

      Tarihe gömülen bu eşsiz devlet, yerinde, büyük, doldurulmaz derin bir boşluk bıraktı.

      Kendisine üstünden güneş batmayan imparatorluk adını veren İngiliz İmparatorluğu, bu boşluğu doldurmak istedi. Ama bu mümkün değildi. Çünkü: o, ne kadar uyum sağlamağa çalışırsa çalışsın, sonuç itibariyle “yabancı”ydı. Dertleri bilemezdi. Çıkarı için gelmişti ve derdin kaynağı kendisiydi. Merkez İslâm bölgesini olduğu gibi, Doğu ve Batı İslâm Bölgelerini de Batılılar (Ruslar dahil) işgal, istilâ etmişlerdi.

      İslâm için ne karanlık günlerdi, Yüce Devletin (Osmanlı Devleti’nin) yıkılış günleri.

      Yerine bir çok sun’i, köksüz devletçikler türetilmişti. Bunlar da İngiltere’ye, Fransa’ya bağlı devletçiklerdi.

      Sanki, islâmın son günleriydi.

      Ama, en karanlık zamanlarda dahi, umudu kesmemek gerekir.

      Çok zaman geçmedi, dünyayı paylaşamayan avrupalı devletler birbirine düştü. İkinci Dünya Savaşı dedikleri bu savaş, İslâm Âlemi için bir kurtuluş ümidini doğurdu. Bir çoğu bağımsızlığını ilan etti. İngilizler, Fransızlar, en sonunda Ruslar, İslâm ülkesinden kovuldular.

      Ama ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan sun’i devletçikler, ekonomi, askerlik, bilim ve teknoloji alanında gerekli güce ulaşamadıkları için kendini toparlayan Batı geri geldi.

      Onları koruyacak, İslâm Âleminde düzeni sağlayacak, Batıya ve Doğuya haddini bildirecek, onları durduracak, Yüce Devlet (Devlet-i Aliye – Osmanlı Devleti) gibi bir devlet yok.

      Sözde bize demokrasi, özgürlük, zulümlerden kurtuluş getiriyorlar. Oysa getirdikleri, ölüm, aşağılanma, sefalet, esaret ve köleliktir.

      Ama, bu sürmeyecektir.

      Biz, kimseye düşman değiliz. Hele halklara ve kendi yönetimlerinin fenalığını gören bilgin, sanatçı vb.lerine. Ama varlığımıza, kimliğimize, topraklarımıza, inanç ve değerlerimize, eşsiz medeniyetimize saldıran, ülkemizi işgal ve istilâya kalkışan, insanlarımızı öldüren, kalblerinin kinle ve kötülükle dolu olduğu hareketlerinden apaçık ortaya çıkan düşmanlarımıza, en yüksek düzeyde, milletimizin, BÜYÜK İSLÂM MİLLETİ’nin, sun’i de olsalar, zaruret dolayısıyla uyanması beklenen mevcut devletlerimizin, “İSLÂM BİRLİĞİ”ni kurarak, gereken karşılığı vereceklerinden hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

      Hiç kimse şüphe etmesin ki, İslâm’ın Güneşi Asya ufuklarında göz kamaştırıcı bir parlaklıkla yeniden yükselecektir. O Güneş sönmemiştir. O Güneş, Diriliş Güneşi’dir. Vakti gelince; ki o vakit çok uzak değildir, bu güneşin ruhların birleşip kaynaşmasından doğup yeryüzünü ışıkla, aydınlıkla dolduracağını bütün insanlık görüp yaşayacaktır. Bu, müslümanlar için olduğu gibi, insanlık için de, asil kurtuluş, gerçek kurtuluş olacaktır.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ