Miraç Kandili Kutlaması

İstanbul, 29 Temmuz 2008

      Tüm İslâm Milleti’nin miraç kandili kutlu olsun. Temennimiz odur ki, her yıl, İslâm Ülkesi, kandillerini, ramazanlarını ve bayramlarını daha güçlü ve daha mutlu ve daha umutlu olarak idrak etsin.

      İslâm Dünyası’nın zenginliklerini kıskanan, Ülke’nin imkânlarına göz dikip onları ele geçirmek için saldırılar düzenleyenlere karşı, önce bilinçlenme, daha sonra da hazırlanıp karşı koyma hareketine girişme, milletimiz için hayat memat meselesidir. Bunu görmeyip batılılara teslim olanlar, ne kadar büyük bir gaflet içinde olduklarını bir gün mutlaka anlayacaklardır. Ama o zaman, vakit, kurtuluş için çok geç olmuş olacaktır.

      Peygamberimizin miracını kutladığımız bugünü, bütün müslümanların miracı ve İslâm Ülkesi’nin yükselmesi için yeni bir başlangıç ve diriliş günü yapmasını Cenab-ı Hak’tan diliyoruz.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Diriliş Çağrısı

İstanbul, 11 Temmuz 2008

Milletim, uyan! Kendine dön! Aslını unutma! Geçmişini bil. İçinden, gerçek aydınlardan kurulu bir kadro çıkar. Çıkar ki, onlar, hem bugününü, hem yarınını kurtarsınlar. Geleceğini, ancak, bilinçli, idealist bir aydın nesil güven altına alır.

Milletim! Büyük bir milletsin. Çok büyük bir ülken var. Onun bir çok parçasına el konulmuş. Öbür parçalarına da göz dikilmiş. Çok köklü bir tarihe sahipsin. Gerçek bir medeniyetin, Hakikat Medeniyeti’nin sahibisin. Onu yeniden ayağa kaldır. Diril ve Dirilt! İnsanlık seni bekliyor.

Milletim! Doğu’ya, Batı’ya dur diyecek güç, sensin. Kendini bildiğin gün, kurtulacaksın. Ve bütün insanlığı kurtaracaksın. Yoksa, insanlık, büyük bir felâkete doğru gidiyor. Sınırsız hırs sahipleri dünyayı yakmaktan geri durmuyorlar.

Milletim! Uyan, kendine gel! Yeni bir sayfa aç. Yeni bir çağ aç. Geçmişte birkaç kez çağ açmıştın. Yine açabilirsin. Yine açabilirsin. Yine açabilirsin.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Hakikî ve Sahte

İstanbul, 17 Mayıs 2008

      Bugün, Partimizin İstanbul İl Merkezinde yapacağımız konuşmanın konusu, “HAKİKÎ VE SAHTE” dir.

      Bir idealin en büyük düşmanı, onun zıddından önce, sahte benzeridir. Toplumun ihtiyacı olduğu vakit, bir dâvanın asıl insanları, gerçek adamları çıkmadan, “yalancı”ları ortalığa fırlayıp çıkarlar. İyice susamış bir insanın kendisine sunulan bir bardak suyu hemen bir göz atıp inceleyip yoklamadan, araştırıp düşünmeden kana kana içmesi gibi, toplum da, beklentisi sebebiyle, bu tür insanlara, onların gerekli olan atılımı gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceklerine bakmaksızın sarılır, peşlerinden gider, kolay kolay onları bırakmaz. Tabiî o türlü kişiler bırakıncaya kadar kendilerini, arkalarından koşup durur insanlar.

      Bu aldanış nerden kaynaklanır, neden olur? Bunun sebebi, genellikle, asıl dâva sahiplerinin toplum nazarında, olması var sayılan donanımdan mahrum olmasıdır. Esas olan, samimi bir arzu, köklü bir niyet ve Allah vergisi bir yetenektir. Donanım ise imkân meselesidir. Toplum o türlü olumsuz yöne kaydırılmıştır ki, imkânla yetenek kolay kolay bir araya gelmiyor. “Sahte”, “hakiki”den donanımlı görünür ve bu görünüm göz boyar. Toplum, “sahte”nin tuzağına düşer. O kadar düşer ki, “sahte” bile zaman zaman kendisinin “hakikî” olduğunu sanır.

      “Hakikî”, binbir çile içinden binbir engeli aşarak gelir. O gelinceye kadar, “sahte” köşeyi dönmüştür bile. Sonra, gün gelip “sahte”nin denemesi boş çıkınca, “hakikî” için yeni bir güçlük gözükür: toplumun uğradığı hayal ve umut kırıklığı. İnsanların en güvendikleri “dağa kar yağmıştır”. En umutlandıkları insanlar, imkânlarıyla, donanımlarıyla bir şey yapamamıştır da, şimdi “gözün tutmadığı” imkânsızlık içinde yüzenler mi dağları devirip amaca ulaşacaklar? İşte böyle bir psikoloji hâkim olur topluma hep. Doğan fırsatlar hep kaybedilir. Kaç kez, toplum, kurtuluşa erecek gibi olur da, bu umut kırıklığı veya güven eksikliğinden dolayı bu umut gerçekleşmez.

      “Sahte”nin ustaca oynadığı, toplumu ve hatta kendisini inandırdığı “hakikî” rolü, sonunda, ruhlarda büyük bir yıkım yaparak ve enkaz bırakarak kaybolur. Ve sıra, yine, “hakikî”nin sahneye çıkıp devleşmiş sorunlarla başa çıkma çabasına gelir.

      Osmanlı Devletinin son zamanlarında, en olmaması gereken şey, Jöntürklerin ve onların örgütlenişi olan İttihat ve Terakkicilerin ülkeyi kurtarmaya kalkışmalarıydı. Devletin yapamadığını, yapsa yapsa, idealist islâm atılımcıları yapabilirdi. Ancak, onlar derlenip toparlanıp ortaya çıkmadan, batıcı bir grup eyleme geçmiş ve ta bugünlere kadar toplumun her dönem ve dönemecinde, ardılları, benzerleri ve uzantıları, erken davranıp yolu tıkamışlardır.

      “Sahte”nin ortaya çıkması, daima, toplumun şuuraltında, bir “meşru’luk-legalite” kuşkusu, gölgesi şeklinde tecelli etmiştir.

      Yüz yıldır bizde, iktidarlar, muhalefet tarafından, muhalefetler de, iktidar tarafından her bahaneyle hatta en ufak bir bahaneyle illegal sayılıp her vasıtayla ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Birbirlerini, hep yasa dışına çıkmak, anayasaya aykırı davranmakla suçlayan siyasetçi vb. kişiler ve gruplar, sonunda kimi zaman acımasızca kendilerinin harcanmasına sebep olmuşlardır. Birçok hükümet darbesi vb. hareketler, ülkenin hep sıfırdan yeniden başlamasına ve bu arada ilerleyip mesafe kaydeden Batılı ülkelerin karşısında geriden izleme durumunda çakılıp kalması mağduriyetine uğramaktan kendini koruyamamasına sebep olmuştur.

      Siyaset platformumuz, bir komedi sahnesi görünümündedir. Muktedir olamayan, her zaman diken üstündeymişcesine tedirgin olan iktidarlar, muhalefetlik kürsüsünü demirbaş baba mirası imiş gibi işgal etmiş bulunan muhalefetler, arada bir, tiyatro perdesinin kapanması gibi sahneden çekilmekte, bir müddet sonra yeniden kılık kıyafet, görünüm ve yeni isimlerle sahneye çıkmaktadırlar.

      Bize göre, siyasî yapılar hukukî varlıklarını yasalardan, anayasalardan, esasta ise fiilî durumun normatif değeri dedikleri pozisyondan kazanmakta iseler de, sahihliklerini, “hakiki”liklerini, gerçek varoluşlarını, ancak, toplumun ruhunda ve vicdanında vücut bulan değer hükümlerinden alabilirler.

      Bir toplumda, kurumlar, siyaset organları, gerçekleriyle yerlerini alacakları güne kadar, ortam, hep çalkantılı olacaktır. Panik ve deprem havasından, yüksek gerilim havasından kurtulamayacaktır ülke ve o ülkenin insanları. Ülkemizde ve hatta tüm islâm ülkelerinde yüzyılın istikrarsız düzeninin altında yatan, idealizmin ve hakikatçılığın yerine, sahteciliğin ve taklitçiliğin egemen olmasından başka bir şey değildir.

      Yasalara, uyma bu durumda, anahtar davranıştır. Sahte iktidarlar ve muhalefetler, sıkıştıkları vakit, kendileri yapmış olsalar bile, yasalara gereken saygıda bulunma görevlerinde, sabırlı ve dayanıklı olamazlar. Yasaları ihlalde tereddüt etmezler. Hakikatçılar ise, yasalara, topluma örnek olmak zorunluluğuyla, mümkün olan en fazla bir şekilde uymak zorunda hissederler kendilerini. Öbürleri, amaca ulaşmak için her vasıtayı mübah sayarlar. Berikiler ise, amaca ancak yasal yoldan gitmek isterler. Fakat, kaderin bir cilvesi olarak diğerleri tarafından radikal ve illegal olmakla suçlanırlar. Oysa varoluşları illegal olanlar bu ithamcıların ta kendileridir. Bunu itiraf etmezler. Ama gün gelir, tarihî sosyolojik bir süre ve zaruret sonunda silinip giderler. O gün, “hakiki”ye yeniden yol açılır. Tabiidir ki, talih “hakiki”leri, yolun ağzına getirip bırakmışsa…

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Devrim

 İstanbul, 10 Mayıs 2008

      Bugün, Partimizin İstanbul İl Merkezinde yapacağımız konuşmanın konusu, “DEVRİM”dir.

      İslâm dünyası, önce paramparça olup daha sonra da islâmdan safha safha kopmaya başlayınca, sözde yeni, gerçekte ise Batı’dan alınma birtakım sloganlarla bir öğreti kılığına sokulmuş hareketlere sahne oldu. Kurulu düzenler yıkıldı. Yerine konulanlarsa sık sık değişikliğe uğradı. Bu hareketler genellikle “devrim” kelimesiyle ifade edildi.

      Batı’da “devrim”, bir dereceye kadar, sınıf çatışması şeklinde oldu. Ya da en azından böyle yorumlandı. Bunun en tipik örneği, Fransız Devrimidir. Asiller sınıfı ve krallığa karşı başkaldırı şeklinde ortaya çıktı. Her devrim, bir tip “cumhuriyet” getirir. Bu “cumhuriyet”ler de I. Cumhuriyet, II. Cumhuriyet diye adlandırılır. “Özgürlük”, “Eşitlik” gibi sloganlarla yola çıkılır. Ama çoğu kez şiddet, kan dökülmesi, terör, kimi zaman da kaos getirir. Batı hayatında, zaman içinde, bilim ve tekniğin ilerlemelerinin birikimi, toplum patlamalarını kolaylaştıran, tetikleyen bir unsur olur. Devlet yönetimini sarsıp yıkıp yeniden yapılandırmaya giden devrimlerin etkisi topluma uzun zaman içinde yayılır.

      Batılılaşma, daha çok “devrim” ithali veya taklidiyle gerçekleştirilmeye çalışıldı İslâm ülkelerinde. Önceleri, Fransız ihtilâli, daha sonraları ise Rus ihtilâli örnek ihtilâller olarak izlendi. Bu hareketler, Osmanlı devletinin çöküşünde birinci derecede rol oynadı. Ondan kopup küçük küçük devletçikler haline gelen ülkelerde türeyen ufak ufak diktatörler bu negatif, sonradan çıkma geleneği devam ettirdiler. Öyle görünüyor ki, bu ülkelerin de sonu işgalle, Batılıların işgaliyle gelecek. Nitekim, bazıları şimdiden işgale uğramış durumda.

      Batı, sabırsızlığıyla, yavaş yavaş ilerlemeyi beklemez. Bu yüzden sıçramadan yanadır. Gelişmeden yana değil de daha çok devrimden yanadır. Devrim, yol açar, ancak bu yol risklerle doludur. Doğuya ve İslâm ülkelerine ihraç edilen bu devrimler faydadan ziyade zarar getirmiştir.

      İslâm dünyası, kendi yönetim tarzını bu devrimlerle yitirmiş, yenisini ise bulamamıştır. Devrim adı altında yapılan taklitler, kendi yaşantımızın sun’i yönde değişmesine sebep olmuş, kimlik ve kişiliğimiz bu arada kaybolmuş, kararsızlıklar, geliş gidişlerle toplum hayatı bozulmuş ve ülkeler istilâlara açık hâle gelmiştir.

      Biz devrimlerden yana değiliz, dirilişlerden yanayız. Bir ağacın kuruyan dallarından temizlenip aşılarla tazelenmesi ve yeniden yeşerip canlanması gibi, toplumun ruhunun ve kurumlarının yeniden doğuşlarla yenilenmesi usulünü tek kurtuluş yolu olarak görüyoruz.

      Tanzimat, meşrutiyet, cumhuriyet reform ve devrimleri, milletimizin geçmişte uğradığı büyük yıkımları telâfi edici onarımları yapamamış, toplumu ayakta tutan bir nevi bağışıklık sistemini de yabancı alıntılar zayıflattığı için büsbütün umutlar sönmeye yüz tutmuştur.

      Asla dönüş, geriye dönüş gibi görünse de, gerçekte, yanlıştan arınmadan başka bir şey değildir.

      Kökleri yeniden yoklamak, canlı damarları bulup vücudu yeniden hayata kavuşturmaktan başka bir çıkış yolu görünmemektedir bizim için.

      Batı’nın sınıf esasına dayanan sağ sol ayrımı, Fransız Devrimi ve geçmiş Sovyetler Devriminin bizim için örnek olma özelliğine sahip olmadıkları binbir acı tecrübeyle anlaşılmıştır. Devrim adı altındaki girişimler, islâm toplumlarına pahalıya mâl olmuştur. Doğal yol, bilinçlenme, özeleştiri, kendine gelme, kendini yoklama ve yeniden ayağa kalkmadır.

      Sun’i kahramanlar, devrim efsaneleri, gençleri aldatmaktan ve yanıltmaktan başka bir şey getirmeyecektir. Gerçek düşünce ve faaliyet alanında bütün milletin kademe kademe organize olarak verimlendirilmesi, hayatımızın ve geleceğimizin garantisi olacaktır.

      Artık ülkelerimizin gelişme, özgün yönetim projelerini kendimizin üretmesi, Afrika ve Asya toplumlarına da sunması günü gelip geçmekte. Afrika’da birbirine kırdırılan kabilelerin, sözde devrim lideri geçinen kukla diktatörlerden, demokratik yönetim gibi gösterilen ucubelerden ayıklanması, islâm ülkelerinin kuracağı alternatif gerçek yönetim örnekleriyle mümkün olabilecektir.

      Kendi kültür kaynaklarımızı yeniden canlandırma, kendi medeniyetimizi yeniden kurma atılımlarına evet, sun’i devrim girişimlerine hayır diyoruz. Askerî darbelerle girişilen sözde devrimlerin çoğu büyük yıkıntılar ve acılar bırakarak yokluğa karışıyorlar.

      Sağlıklı gelişmenin yolu, ”devrim”lerden geçmiyor. Bilim, inanç, ahlak, gözlemleme, geçmiş-şimdiki zaman ve gelecek muhasebesi ve dengeleştirilmesi, yerli düşünce ve ideale sahip olmadan geçiyor.

      “Devrimci Gençlik” değil, “Diriliş Nesli” yeniden ayağa kalkmanın kadrosu olacaktır. İslâmın tarih boyu yaptığı büyük atılımların gerçekleştirilmesinde böyle nesillerin rolü temeldir. Geleceğin İslâm Ülkeleri birliği bu nesillerin omzunda yükselecektir.

      Bir zamanlar, “Devrim yok, Diriliş var” sözümüz, ne yazık ki, devrim adı verilen kaos hareketlerinin gürültüsü arasında yeterince fark edilmedi. Gönül istiyor ki, İslâm dünyası sesimizi duysun ve sosyalizm, komünizm, liberalizm, kapitalizm gibi Batıya mahsus ideolojilerden ve onların zuhuruna meydan verdikleri devrim vb yıkıcı hareketlerden uzak durma mümkün olsun.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ