İslâm ve İktisat

İstanbul, 3 Mayıs 2008

      Bugün, Partimizin İstanbul il Merkezinde yapacağımız konuşmanın konusu, “İSLÂM VE İKTİSAT”dır.

      İslâm, insanı, Allah’ın yeryüzünde halifesi olarak ilan ettiği için, dünyaya tasarruf ederken, amaç yine zaruretin ötesinde âhirettir. Allah, insanın (ve tüm canlıların) rızkını vereceğini Kur’an-ı Kerîm’de bize açıkladığı için, müminlerin, islâm milletinin iktisada bakışları, Müslüman olmayan insan ve toplumların bakışlarından çok farklıdır.

      İslâm insanının çalışması, kendisi için değil, milletdaşları ve insanlık içindir. Bu sebeple elde edilenler, nimet olarak vasıflandırılır. Allah’ın insana bir bağışıdır o. Nimet kutludur, emek kutludur.

      Brahmanizm, insan sınıfları üzerine kurulu bir dindir. Sınıfları ve sınıf mensupluğunu mutlaklaştırır. Hıristiyanlık, doğuşunda, devlete ve iktisada yabancı durur. Sonradan da o, iktisada ve iktisadî fiil ve güce hakim olmaz; iktisat ona hakim olur. İktisadî güç, hıristiyanlığı, bir nevi tutsak alır. Batı dünyası, hıristiyanlığın mahkûm olduğu bir dünyacılık medeniyeti çağını yaşar. Bugün, bütün insanlığın temel problemlerinde Batı’nın bu tutum ve davranışı yatmaktadır. Afrika’yı, Asya’yı ve bütün dünyayı sömürme düşüncesi, Batı Dünyasının Eski Yunan ve Roma Medeniyetinden aldığı ve hıristiyanlığı da metamorfoza uğratarak kendisine bağladığı ruhtan doğmaktadır.

      Marksizmin liberalizmin kişilerin kendi hesaplarına dünyayı sömürmesini toplum adına yapmaktan öte bir amacı yoktur. Sırf dünyevîdir.

      Ancak, islâmdadır ki, çalışma, insanın kendisi için değil, öbür insanlar içindir. Eski deyişle, iktisat, islâmda “diğergamlık” üzerine kuruludur. Hükümdarların, vezirlerin ve imkâna kavuşmuş müslümanların sayısız vakıflar kurması. Camiler, medreseler, hastaneler (ki ona dârüşşifa ismi verilmiştir), imarethaneler, kervansaraylar, hamamlar vs. kurumlar inşa edilmesi, bundan bir medeniyet doğması ve bu medeniyetten iyilik, güzellik, refah ve kalite fışkırması tesadüf değildir. Kimse islâmın bu konudaki eşsizliğini görmemezlik edemez.

      Batı’daki maddî ilerleme ve zenginleşme, gözyaşına ve kana dayanır. İslâmda zenginleşme, bütün insanlar içindir, îslâmda ekonomik esasa dayalı sınıf yoktur. İşçi-patron ve benzeri ayrımlar, hep Batı etkisiyle sonradan islâm toplumuna girmiş ve ne yazık ki, onu da bozmuş anlayışlardır, isiâma yabancı, aykırı zihniyettir.

      Helâl-haram kavramı, zekât uygulaması, feragat, fedakârlık ruhu ile kurulan İslâm hayatı, Batı’da bile filmlerinde gözlemlediğimiz gibi bir hayranlık konusudur. Batı’nın gözünde islâmın eşyaya tasarrufu, masalsı, efsanemsi bir boyut taşır. Müslümanların yaptığı her şey bugün Batı tarafından ele geçirilmiş ve antika adı verilen bir değer kazanmıştır. Halı, kap kaçak vb. bugün müze değeri ifade eder.

      İnsanlığın saplandığı çıkmazdan kurtulması için islâmın inancının zaferi yanında, bu iktisat anlayışının da diriltilerek, protestanlıkta zirveye çıkmış egoizm ruhunu silmek ve bunun somut ifadesi olan faizi ortadan kaldırmak gerekmektedir.

      Faizin yasaklanması, buna karşılık ortaklığın yaygınlaşması, kapitalizmin ve emperyalizmin insanlığın başına belâ olan istismarcılığının sona erdirilmesi, ufku kararmış İnsanlık için yeni bir umut çağı açacaktır.

      Önce, bir “İslâm Ortak Pazarı” kurulmalı, bir “İslâm Parası”, “islâm para birimi” doğmalı, bütün islâm dünyasında o para kullanılmalı, islâm dünyası, büyük ortak projelerle kendine mahsus sanayiini kurmalı, müslümanların ekonomik dirilişi gerçekleştirilmelidir. Bu, elbet, kültür ve siyaset açısından dirilişle paralel olmalıdır, İslâmın Dirilişi dediğimiz, müslümanların çağ içinde ayağa kalkmaları tarihî olayı bu olacaktır.

      Ülkemizin, Avrupa Birliği hareketinden çok, İslâm Birliği hareketine yönelmesi, bizim için daha, gerçekçi olacaktır. Öbürü zaman kaybı ve hayal kırıklığı getirecektir. Batı’nın peşinden koşmamız, bize, zilletten başka bir şey getirmez. Batı bu şekilde peşinden koşanları hor görür, küçük görür. Kendi başlarına yeni bir atılım yaparak kendisiyle yarışanlar Batı’nın gözünde daha saygın olurlar. Batı’nın gözünde daha saygın olmak istiyorsak, onun peşinden koşacağımıza, üç kıtada, Asya’da, Afrika’da ve Avrupa’da tarihin en büyük atılımlarından birini yapıp iktisadî, kültürel ve siyasî bütünleşme ile İSLÂM BİRLİĞİ’ni gerçekleştirmeliyiz.

      Gelecek zaman, bu hedefe yönelenlerin ismini ebedîleştirecektir.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Ruh (ve Şekil)

İstanbul, 26 Nisan 2008

      Bugün, Partimizin İstanbul İl Merkezinde yapacağımız konuşmanın konusu, “RUH (VE ŞEKİL)”dir.

      İnsanı, tek kişiyi olduğu gibi, toplumu da ayakta tutan, ruhtur. Toplumun ruhu, şekilden ibaret kurallara ve sisteme canlılık verir. Aynı sistemle hem kötü, hem iyi yönetim mümkündür. Her sistemin zaafları, ayrıcalıkları, avantajları, dezavantajları vardır. Sistemin iyi işlemesi, toplumun süreklilik gösteren ruhunun eseridir.

      Toplum ruhu, onu ayakta tutan ideallerden beslenir. Duygular, düşünceler, bir idealde işlenir, bütünleşir ve itici, yaşatıcı güç olursa, idealler de kurallara yaşama, gelişme ve problemleri çözme, yıkımları onarma imkânı, şansı sağlar.

      Medeniyetleri medeniyet yapan, bir ruhtur. Bir ruh, yüzyıllar boyu bir millete, bir devlete, diğer devletler ve milletler arasında ayakta durma iradesini verir. İnançlar, ideallerin, umutların ve iradelerin temel ortamını kurar. Kişiler, böyle bir psikolojik, bir metafizik havada, âdeta bir görev yüklenmişcesine her türlü zahmete katlanma, güçlükleri aşma, fedakârlık ve feragat gösterme ahlâkına, yüceliğine ererler.

      Kimi çağların bir destan havasına bürünmesi bundandır. Peygamberlerin açtığı yolda, müminler sanki tükenmez bir yapım enerjisi kazanmış gibi sayısız eser vücuda getirirler. Akıl bu kadar verim karşısında şaşırır. Bu ruhun en iyi, en güzel, en mükemmel örneği İslâm ruhudur. Tarih, kaç kez şahit oldu bu kutlu ruhun şahlanışına!

      Şeytanî ruh, kaç kez İslâm milletini, medeniyetini, ülkesini ezmeye, tarumar etmeye, yere sermeye geldiyse, o ruh ayağa kalkarak büyük savaşını verdi. O yüzden dünya kubbesi, hep islâmın zafer sesiyle çınladı.

      Yenidoğuşların en süreklileri, tarih içinde en etkin dirilişler, İslâm ruhunun eserleridir. İslâmın kaderi, kıyamete kadar, insanoğlunun her düşüşünde, onun imdâdına yetişmek, onun yeniden kendine gelmesini ve düşüşten kurtulma umut ve şevkine kavuşmasını temin etmek zenginliği ile dolu bir kurtuluş hazinesidir.

      Şekil önemlidir. Ancak ruhsuz şekil, boş ve cansız bir kalıptan başka bir şey değildir.

      Kurallar, şekilden ibaret hale gelince, ona bir “ruh” üflemek icâp eder. Buna, “ihya” diyebiliriz. İmam-ı Gazali, bu sebeple, eserine İhya-yı Ulüm-üddin adını verdi. Din ilimlerinin dirilişi anlamına. Burada “din” kelimesini geniş anlamda düşünmeliyiz. Bugün ki anlamda değil. Bugün ki anlamda, din, sadece inançları ifade eder. Ancak, islâmda, din, medeniyeti, hayatın her cephesini, kişiyi, toplumu ve devleti ilgilendiren tüm konuları kapsar. Dünya ve âhiret yaşantılarının tümünü düzenleme ve değerlendirme alanlarının kapsamında kabul eder.

      Bu yüzdendir ki, islâm milleti, ülkesi ve devleti süreklice gelişmiş ve ilerlemiştir. İslâm Medeniyeti’nin, büyük varyasyonlarını görüyoruz tarih boyunca. Peygamber Efendimiz Dönemi temel dönemdir. Daha sonra Dört Halife Dönemi, Emevi Dönemi, Abbasi Dönemi, Endülüs Devlet ve Medeniyeti, Selçuklular, Babür Hint- İslâm Devleti, Osmanlı Devleti dönemleri gibi açılımlarıyla insanlığın Hakikat Medeniyeti olarak geçen yüzyıla kadar uzanmıştır. Onun içindir ki, Batılılar dahi, bir Fatih Rönesansı’ndan, Babür Hint- İslâm Rönesansı’ndan bahseder.

      Fetret dönemleri, İSLÂM RUHU’nun yeniden ateşlenmesiyle aşılır. Kaç kez güneşimiz batmıştır, ama, daha sonra, fecir ve seher gelmiş, ve aynı güneş, daha parlak bir şekilde doğmuştur.

      İSLÂM RUHUNUN İHYASI (Dirilişi), işte, şimdi bizim için birinci öncelikli hedef budur! Milletimizin binbir ihtiyacı içinde, asıl bu hedeftir ki, tüm hedeflerin hedefi olarak işlev yapacaktır. Bu amaca islâm dünyası tam bir bilinç içinde yöneldiği takdirde bütün diğer hedeflere de bir arada ulaşmak mümkün olur.

      İkiyüz yıldır, şekilcilik ruhun önüne geçti. Lâfızcılığa saplandık. Taklit, ihyayı (dirilişi) önledi. Saplanıp kaldığımız Batıcılık, Medeniyetcilik olarak algılandı ve sunuldu. Oysa medeniyetçilik, özünde, otantiklik ve orijinallik motifi işleyen bir hareket ve akım demektir. Diğer medeniyetlerden öğrenilecek şeyler, çıkarılacak dersler olabilir. Ama taklitle, şekilcilikle, lafızcılıkla katedilebilecek bir mesafe, varılabilecek bir merhale söz konusu olamaz.

      Modernleşme adı verilen taklitçilik, yetenekleri körelten, önü tıkayan, umutları karartan, zamanı yitirten, basit, kolaya kaçıştan başka bir anlamı olmayan, sonu hayal kırıklığı ile dolu boşuna bir çabadır.

      Gönül ister ki, bu gidişten bir an önce dönüp, zahmetli ve başlangıçta yavaş da olsa sonradan hızlanacak olan kendine, öze dönüş ve diriliş yönüne ve yoluna girsin İslâm Alemi.

      Asıl kahramanlar bu yolu açan kişilerdir. Bu yolda ısrar eden, dayanan, yılmayan, yolundan sapmadan yürüyen kişilerdir.

      Ülke istilâsından önce zihinler ve ruhlar istilâ edilmektedir ki, bu istilâ yüzünden maddi istilâlar gereğince idrak edilmemekte, bu istilâlar karşısında gereken tepki gösterilememektedir.

      Öncelikle, zihinlerimizi ve ruhlarımızı, bu istilâlardan ayıklamalıyız ki, ülkemizi istilâlardan kurtaracak büyük güç ve cesarete erelim.

      Allah ruhlarımızda İslâm ruhunu bütün dinamizmiyle yeniden filizlendirsin ve geliştirip sonunda bir çınar haşmetine kavuştursun derim.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Millet ve Milletdaşlık

İstanbul, 19 Nisan 2008

      Bugün, İstanbul’da, Haseki’deki İl Merkezimizde yapacağımız konuşma, “MİLLET VE MİLLETDAŞLIK” konusunda olacaktır.

      Bizi, toplum olarak bir arada tutan bir çok bağ vardır. Ancak, bunların en temellisi, asıl olanı “MİLLET OLMA” bağı, “MİLLETDAŞLIK” bağıdır.

      Coğrafya bağı, yani yurttaşlık bağı da önemli bir bağdır. Tebea olarak bir devlette vatandaşlık bağı, aslında sebep değil, sonuçtur. Onu, tek başına bizi bir arada tutan bağ olarak düşünmek doğru değildir. İnsanlar arasındaki, aynı toplumun mensubu olmaktan gelen birliktelik, bir arada olmaklık, bir devletin tebeası olmanın ve bu sebeple bir hukuk bağıyla bağlanmanın da nedenidir. Devletdaşlık diye bir deyim oluşmamıştır. Devletin tebeası olmak, vatandaşlık (yurttaşlık) kavramıyla, yani üstünde yaşanan toprakla vasıflandırılmış, anlatılmıştır.

      Ancak, ortak coğrafyanın sınırları değişebilir, gücünüze göre genişler, ya da güç kaybı halinde daralır, kayıplar olur. Bu belirsizliği gidermek için anavatan (anayurt) gibi bir kavram çıkmışsa da, göçler sebebiyle, tarihte kavimler göçü denen sebeplerle anayurt kavramı da biraz efsanelerle karışık bir sis tabakasıyla kaplıdır.

      İnsanları, bir toplum olarak bir arada tutan asıl bağ, millet olma bağı, milletdaşlık bağıdır. Yurttaşlık onun doğal bir sonucudur. Milletdaşlık, tarihî-sosyolojik bağdır. Ortak toprak bağı da, en azından tarihî hâtıralar halinde o bağın bir parçasıdır. Yurt değişse bile, eski yurdun izi, yeni yurt sevgisiyle kaynaşır. Geçmişte kurulan devletlerin izi ve anıları da yeni devletde yer bulabilir. Ama değişmeyen ana temel, millet olma gerçeğidir. Din, dil, ırk, toprak, kültür, devlet, medeniyet, tarih yaşantısı, hepsi, kaynaşmış insan topluluğuyla yoğrularak ve o topluluğu yoğurarak, “MİLLET”i oluşturur. Bir kere millet oluştu mu, artık insanları bir arada tutan bağ bu bağdır, bu bağ olur. Vatandaşlık bağı, hukukî bağ olarak kuşkusuz hüküm ifade edecektir. Ancak o hukukî bağın, oturduğu mantıkî zemin, kültür temeline dayalı milletdaşlık bağıdır.

      Dinimiz islâm, tarih içinde bir kültür ve bir medeniyet oluşturmuş olduğundan, ırkları, hatta dilleri birbirine karıştırıp kaynaştırdığından dolayı, milletin oluşumunda sadece bir unsur olarak kalmamış, ana madde olmuştur. Millet, yurt sınırları genişlesin, daralsın, devlet küçülsün büyüsün, tek olsun, çok olsun, değişmez. Bu milletin adı “İSLÂM MİLLETİ”dir. Bu milletin fertleri, ırkına, diline ve yaşadığı yere bakılmaksızın milletdaşdırlar.

      Osmanlı Devleti hakkında, Ziya Gökalp’den kalma hükümler, tarih gerçeğini ifade etmez. Osmanlı Dönemindeki milletimizin aydınını kozmopolit, sun’i bir aydın olarak vasıflandırmak, millet olmayıp ümmet olduğunu söylemek, o toplum hakkında varılması gereken bir yargı değildir. Önyargılar, gerçek yargıya varma yolunu tıkamıştır bu düşünürlerde. Milletimizin oluşumunu, Batı toplumları ve milletlerinin oluşumu gibi düşünmek, bu yanlışlıkların kaynağıdır. Osmanlı Dönemi toplumumuz, bir milletdir. Ama aynı zamanda bu millet bir ümmettir. Millet olmak, ümmet olmaya, ümmet olmak millet olmaya engel değildir. Bu sebeple, tarihî çağları ümmet çağı, millet çağı gibi ayrımlarla bölmek yanlıştır. Bazılarının iddia ettiği gibi 1923’ten sonra millet olmuş değiliz. Tarihî derinlikleri de olmakla birlikte, İslâm Medeniyetinin oluşumundan bu yana, Asya’da, Afrika’da, Avrupa’da yerleşmiş bir Millet vardır. Ve bu Milletin adı İSLÂM MİLLETİ’dir. Buna vurgu yapmak, günümüz aydınının boynunun borcudur. Hergün bir yenisi zuhur eden ve çözümsüz gibi görünen problemlerimizin kördüğümünü İskender’in Kılıcı gibi kesen anahtar kavram, milletdaşlık kavramıdır. Sır “millet” kelimesindedir. Ancak, buna, batıdan gelme, bugün için geçerakça kabul edilen ve “ulus” diye dilimize çevrilen (NATİON) karşılığı bir anlam verilmemek şartıyla. Çünkü: nation, anlamı ne kadar yumuşatılırsa yumuşatılsın, etnik temelli bir kavramdır. Oysa bizim medeniyetimiz ve tarih yaşantımızda, geçmişimizde bu tür bir millet anlayışı yoktur.

      Civilisation’a karşı “medeniyet”, kültüre karşı “hars” deyimlerini kullanan Gökalp’in “nation”a karşı “millet” deyimini kullanması, düşüncede ve fiilde çok büyük sıkıntılara sebep olmuştur. Nation’u “kavim” sözü ile karşılamak mümkündür. “Soy” olarak da kullanılabilir. Bizim kullandığımız “Millet” kelimesinin Batı’da karşılığı yoktur. Onu “Nation” kelimesiyle karşılamak mümkün değildir. En azından zorlayarak lügat anlamında kullanmak mümkünse de, terim anlamında (eski deyişle ıstılâh anlamında) kullanma, Gökalp’in sebep olduğu büyük karışıklıklara meydan verir. “Millet”, türkü, arabı, iranlıyı, müslüman afrikalıyı ve hintliyi, hatta avrupalıyı bir araya getirici, toplayıcı bir kelime iken, nation, ancak bir ırka, sonuç itibariyle etnisiteye referans veren bir kavram olarak, tarihî zorunluluklarla aynı medeniyetin bağrında bir araya gelip bir milleti oluşturan insanları, müslümanları, ırklarına, devletleriyle olan vatandaşlık bağlarına göre ayrı milletlere bölme, daha önce, aramızda hiçbir sınır yokken sun’i sınırlar çizen ve bunu savaşla ve zoraki anlaşmalarla bize kabul ettiren emperyalistlerin arzu ve isteklerine râzı olmak, teslim olmak ve râm olmak demektir ki, bu, bir millet olmanın onuruyla bağdaşmaz. Bu duruma getirilen topluluklar tarihte silinip giderler.

      Güncel olarak, milletimize hakareti bir mârifet gibi konu haline getirenlerin ve onu utanmadan bizden isteyen Batılıların karşısına dikilip, inancımıza, milletimize, medeniyetimize, soy ve sopumuza, ırkımıza, milletimizin mensubu bütün etnisitelere toz kondurtmayacağımızı açık ve seçik şekilde ortaya koymalıdır aydınımız. Bu bilince sahip olduğumuzu âleme ilân etmenin günü gelip geçmektedir.

      Milletimizin onuru konusu, siyasetin üstünde bir konudur, siyaseti aşan bir konudur. Yabancıların onurumuzu ayaklar altında çiğnemelerine âlet olmamalıdır siyaset. Halkımız, aydınımız uyanmalı, Milletimizin büyük ve temiz adına leke sürdürmemelidir. Tarih boyunca, en vahşi, en barbar şekilde soykırımı yapmış olanlar, bin bir dereden su getirerek, milletimizi soykırım yapmakla suçlamak için bir koz ele geçirmek istiyorlarsa, buna fırsat vermemek, devlet adamlarının ve tüm aydınların görevidir. Aksi takdirde buna meydan verenler, tarih önünde, kıyamete kadar, sorumluluktan, utançtan, lânetlenmekten kurtulamayacaklardır.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Değişim – Dönüşüm

İstanbul, 12 Nisan 2008

      Bugün, İstanbul’da, Haseki’deki İl Merkezimizde yapacağımız konuşma, “DEĞİŞİM-DÖNÜŞÜM” konusunda olacaktır.

      Fransız İhtilâli’nden beri büyük kitlelere, halka yayılır oldu aydınlara mahsus bazı kavramlar. Giderek arttı bu eğilim. Yirminci Yüzyıl’da ve en çok da günümüzde âdeta tüm bir sistem halinde “Demokrasi” adı altında toplandı bu kavramlar etrafındaki düşünceler, o düşüncelerin gelişimleri, bireşimleri. Artık bir düşünce tarzının, bir psikolojinin adıdır da Demokrasi. Bir yönetim tarzının ve hatta bir hayat tarzının adı olduğu kadar.

      Rönesans’ta, hatta Rönesans öncesinde “yeni” kelimesiyle başlamıştı bu yöneliş. “Yeni Hayat” gibi. Sonra “ilerleme”, “ilerleyiş”, “ileri”lik kavramı geldi. Esas’ta, insanoğlunun yaşantısında ve daha büyük çerçevede, tarihte, yeni-eski izlenimi varsa da, daha uzun bir sürede ancak fark edilebiliyordu bu, sanki. Ama belki bu da bir yanılgıydı.

      Giderek hayatta “değişim”in hız kazandığı söylenebilir, teoride olmasa da pratikte. Somut olması açısından. Kimileri de bunu rahatlıkla Sanayi Devrimi’ne, şimdi de “Bilgi Çağı”na bağlayarak teknoloji ile açıklamış oldular.

      Bunun, ülkemize yansıması ise, “kültür değişmeleri” konusuyla, “değişme”, “değişim” deyimlerinde merkezleşti. Başkalaşım sayılmadı değişim. Belki bir gelişim olarak algılandı. Daha sonra “yabancılaşma”, bunun özel bir yorumu gibi ifade edildi. “Devrim”se, gerek Batı’da, gerek ülkemizde kimi kesimlere göre değişimin temel dinamiğidir.

      Yirmi Birinci Yüzyılda “değişim”, dönüşüm” şekline çevrilmiş oldu. “Transformasyon” kelimesiyle ifade edilen dönüşüm, bugün bizim için en hayatî bir anlam ifade ediyor. Ya da en büyük tehlike.

      Gelişim ve devrim, değişmenin iki mizâcına karşılıktır. Gelişme, normal, risksiz, fakat ağır, yavaş işleyen bir değişme, ilerleme süreci iken, devrim, çoğu kez hızı arttırıp ilerlemeyi sağlamak, kaybedildiği kabul edilen vakti telâfi etmek niyetiyle yola çıkıştır. Fakat öncelikle yıkmakla başlar. Yapmaya sıra gelince yapamaz. Ona sıra gelmez. Akıttığı veya akıtılmasına neden olduğu kan, sonunda onu boğar.

      Bizdeki Batılılaşma Hareketine, bir süredir modernleşme, modernite yakıştırmasını yaptılar. Bunu çağdaşlaşma ile eş tuttular. Kendine dönüş, kendi özüne dönüşü, gerileme, yeniliğe, ilerlemeye ayak uyduramama gibi gördüler ve gösterdiler. Oysa, gerçek bir ilerleme, biraz kendi köküne inip oradan güç almaya bağlıdır. Rönesans, Avrupa’nın ta Eski Yunan ve Roma’ya uzanıp oradan güç alarak ileriye bugünlere atılmasıdır. Bunun bizde de olmaması için bir sebep yoktur. Üstelik bizim güç almak için antik çağa gitmemize gerek yoktur. Yeni Çağı açan islâmın yine bu çağ döneminde atılımı kendi başlangıcından veya bir döneminden, örnek olarak söylemek gerekirse, Fatih, Yavuz ya da Kanuni Dönemi’nden, ya da biraz daha sonrasından, Sultan I. Ahmed döneminden başlatılmasında atılımın köklülüğü açısından ne sakınca vardır?

      Batılılaşmanın yerine konan modernite ve daha ötesi olarak Dönüşüm denen değişim, bize ister istemez başkalaşımı, kendi benliğinden soyunmayı çağrıştırıyor. Birileri bir yerde gidip de ona dönüşelim diye kendi dinlerini bekletiyorlarsa, bu, en az binyıldan beri bir millet olarak oluşmuş milletimizi göz ardı etmek, görmezlikten gelmek demek olmaz mı?

      Dönüşüm, dönüştürülmek, bir toplum için ne kadar aşağılayıcı bir kavramdır, bunu nasıl olur da fark etmeyiz?

      Tarihte, dinlerin ve medeniyetlerin dönüşümü söz konusu olmamıştır. Kartaca Medeniyetini sözde Romalılaştırmak isteyen Avrupalılar, sadece yıkmışlar, yani onu mahvetmekten başka bir şey yapmamışlardır. Aynı trajediyi, Antik Mısır Medeniyeti de yaşamıştır. Daha sonra Hind ve Çin’e, İslâm Medeniyeti’ne musallat olan Batılılar, onları yıkmak, bir daha dirilmemeleri için özbenliklerini yok etmek, özgüvenlerini ortadan kaldırmak istemişlerdir. 20. Yüzyılda, Doğu Medeniyetleri, Batı’nın bu tasallutundan kendilerini sıyırmaya başlamışlardır. Ancak, maalesef, İslâm Âlemi, 21. Yüzyıla daha sistemli bir Batı istilâsına uğrama talihsizliği ile başladı. Bu istilâ ile uğraşma, birçok on yılları alacak bir süreçtir. Ümit edelim ki, yüzyıl sürmeden, Batılılar kovulsun güzelim İslâm ülkelerinden. Bizi kendilerine dönüştürme istek ve iddiaları kursaklarında kalsın. Ve içimizden çıkıp da, onlara “dönüşme”mizi bir mârifet, övünülecek bir başarı gibi gösteren, bunu medeniyet yolunda bir ilerleme gibi sunanlara da sadece acımak gerekir. Bu denli onur yoksulluğu, tarihte nadiren görüldüğü gibi, gelecek için de, herhalde, insanlığın kabul etmesi mümkün olmayan, beklenmemesi gereken, bir kırılgan çizgi örneği olacaktır.

      Uyanması gerekiyor İslâm Dünyasının. Bir devin uyanması gerektiği gibi uyanması gerekiyor. Hind’den, Çin’den geri kalmayacağını göstermesi gerekiyor. Batı’ya gereken dersi vermesi gerekiyor.

      Eğer bir dönüşüm mukadderse, kendimize dönüşmeliyiz, başkasına değil. Kaçınılmazlığın böylesini, yani kişiliklisini aramalıyız. Öbür türlüsü kişiliksizleşmeden başka bir şey değildir. Bu tür batılılaşma, modernite dönüşümü, tam anlamıyla kişiliksizleşmedir. Bu tür kişiliksizleşme ise dirilmesiz ölümdür.

      Medeniyetler birbirine hocalık yapmıştır, isteyerek istemeyerek. Ama dönüşme denilen medeniyet soysuzlaşması, sadece, uşaklaşmadır; uşaklaşmadan başka bir şey değildir. Hiçbir zaman, taklit edilene eşit olma, sağlıklı olarak onun aynısını gerçekleştirme, dönüşüm iddiasıyla sağlanamaz. Mısır Medeniyetine Mezopotamya Medeniyeti, Eski Yunan Medeniyetine Mısır Medeniyeti, Eski Roma Medeniyetine Eski Yunan Medeniyeti, Batı Medeniyetine de İslâm Medeniyeti, doğuşlarında, varoluşlarında, en azından, bir açıdan ata olma gibi bir özellik taşır gibi görünmüşlerdir. Bugün Batı Medeniyetinin İslâm Medeniyetine bu gibi bir bağla alıp vereceği fazla bir şey yoktur. Torun, dönüp ata olamaz atasına. Hele böylesine bir torun! İslâm Dünyası yine kendi içine dönüp bakarak, kendi değişimini, dönüşümünü, gelişim, devrim ve dirilişini gerçekleştirecektir. Bu, kolay olmayacaktır. Bu, belki de, islâmın doğuşundan sonraki en büyük varolma savaşımız olacaktır. Haçlı Seferlerine, Moğol İstilâsına uğradığımızdan daha beter bir saldırı ile karşı karşıyayız. Bu yüzden, bu savaşı kazanırsak, yeniden doğmuş ve dirilmiş olacağız. Bu, ikinci Doğuş olacaktır.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Hukuk

İstanbul, 5 Nisan 2008

   Bugün, İstanbul’da, Haseki’deki İl Merkezimizde yapacağımız konuşma, “HUKUK” konusunda olacaktır.

      Bir toplumun, dolayısıyla bir devletin en önemli temel taşlarından biri “hukuk” tur. Hukuku sağlam olmayan bir toplumun uzun sürede ayakta durması mümkün değildir. Aynı sebeple, hukukun amacı olan hakkı sağlamada, adaleti yerine getirmede yeterli olamayan bir hukuk düzenine sahip bir devletin çökmesi mukadderdir. “Adalet, Mülk’ün temelidir” denmesi, boşuna değildir. Bir gerçeğin ifadesidir. Hukuk, bir toplumda hakkın ve adaletin mümkün olduğu ölçüde tam anlamda, elle tutulur ve gözle görülür şekilde, somut olarak var olması ve sürmesi, devam etmesi için doğmuş, büyümüş, gelişmiş ve geliştirilmiş bir hükümler, kurallar sistemi ve kurumudur. Bu sistemin ve kurumun üzerine gölge düşmemelidir. O, güneş gibi, açık, aydınlık, hayat sağlayan, ısıtıcı, “kötü”yü de yakıcı özellik taşır olmalıdır.

      Hukukun üzerinde oturduğu zemin, mantık, ahlâk, bilim olduğu gibi, “tecrübe”dir de. “Tecrübe” genişletilirse, bizi, tarih, sosyoloji, gelenek (örf ve adet) kavramına götürür. Ancak mantık veya bilim bir yere gider, durur. Hâkimin takdiri de bir yerde sınırlı olabilir. Mevcut hukuk kuralları gidip hâkimin “vicdan” duvarına çarpabilir.

      “Vicdan”, en kompleks, komplike kavramlardan biridir. Medeniyet ideası olan “doğru”, “iyi”, “güzel” kavramlar, “vicdan”a öz, renk, amaç ve ortam oluştururlar. Kimi medeniyetlerde, din, ancak bir unsur olarak vicdanı etkilerken, islâm tüm medeniyeti kapsamında tutarak vicdan için bir temel gibi işlev görecektir.

      Her hukuk, ister istemez kendi medeniyet çeperlerine dayanarak duracaktır. Ama, bugün, bizimki gibi, “iki medeniyet” arasında kalıp bocalayan ülkelerde, hukuk, her yerden daha çok sıkıntı çekmektedir. Kimi zaman siyasetin, kimi zaman da, medeniyet değiştirmekten doğan “sürekli devrim” psikolojisinin tesirinde kalarak bocalamaktadır. Otoriterlikle özgürlük rüzgârları çoğu kez “yargı”yı sarsacaktır. İki eğilim arasında, ideoloji ile, ülke ve rejim çıkarlarıyla karşılaşma, hatta bunalma, bir kurum olarak, onu da, çatlaklıklarla karşı karşıya bırakacaktır.

      İslâm Medeniyetinde, yargı, temelde, ilâhî bir kaynaktan beslenir. Tarihi gerçek böyledir ancak, o burada durup kalmamıştır. Kur’an-ı Kerim’in getirdiği hükümler, ilke ve kurallar, tohumlar gibi gelişip büyüyen ve âdeta eşsizleşen çok verimli bir toprağa saçılarak, ekilerek, içtihatlarla yoğrularak, hukuk ekollerince incelenip irdelenerek, hukuk tedvinleriyle sistem halinde zenginleştirilerek, uygulamalarla, denemelerle sağlamlaştırılarak, bir bakıma, bir “mükemmeliyet anıtı” haline gelmiştir. Yani islâmda hukuk vahiyle gelmiştir ama akıl ve tecrübe teknesinde, insan aklı ve tecrübesi teknesinde, teori ve pratik, düşünce ve uygulama dönemlerinin, süreçlerinin tümünü yaşayarak enginleşmiş, insanlığın övüncü bir âbide, şaheser, medeniyet harikası niteliğine ermiştir.

      Kurulmuş islâm devletlerinde, siyaset ve yönetimler, hukukun denetimine gönüllü olarak tâbi olmuşlardır. Hukuk, büyük saygınlık içinde görevini yapmış, islâm toplum ve devletlerini ayakta tutmuş ve bu durum, Batı’nın her cepheden gelip islâm ülkelerini etkilemeleri dönemine kadar sürmüştür. Daha sonradır ki, her alanda olan belirsizlikler, tereddütler, sarsıntılar bu alanda da kendini göstermiştir.

      İslâm ülkelerinde, bugün, her alanda olduğu gibi, hukuk alanında da, zaman zaman istikrarsızlık hâd safhaya çıkmakta, siyasetin, gücün veya dışın karışması etkisiyle, onun, pamuk kadar ak olması gereken yüzüne gölgeler düşmektedir. Ancak ne yazık ki, Ortadoğu, Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde rastlanılan gizli veya açık “ihtilâl mahkemesi” kelimesi, zihniyeti ve uygulaması, ne derece hukuk kavramıyla bağdaştırılabilir?

      Kimi zaman, bilinmedik bir kaynaktan yönlenen medyalar, yargıyı, “yargısız infaz”a çevirmeye yeltendiğinde, ülke, ne derece bu tehlikeden korunabilmektedir?

      Siyaset, yönetim ve yasama gücü, yargı gücüne saygılı olmalı, buna karşılık, yargı da, görevinin özelliğini göz önünde tutarak, sağdan soldan esen rüzgârlara karşı dirençli olmalı, günün revaçta olan beğenilerini aşmalı, geleceğin daha sakin günlerinin ve daha tarafsız değerlendirmelerinin hükümlerini hesaba katarak hareket etmelidir.

      Yargı hükmünde, geçmiş ve gelecek bugünde buluşur. Bu hükümde, geçmiş, bugün ve gelecek öylesine birleşmiş ve kaynaşmıştır ki, bunları birbirinden ayırmanız mümkün olmaz. Yargıç, geçmişi çok iyi bilen, bugünü çok iyi yaşayan ve geleceği çok iyi gören bilge kişidir. Yargı adamı olmak, insana, bu seçkinlik özelliğini verirken, bir yandan da ona sorumluluk, toplum ve devletin sağlığında birincil derecede etkili bir görev yüklüyor.

      İslâm Dünyası ve ülkemiz, kuşku yoktur ki, bir gün bu arayışında seçimini yapacak, kendi özüne ve kimliğine dönecek, bunun için gerekli diriliş atılımını gerçekleştirecek, ondan sonra, yasama, yönetim ve yargı kendi alanlarında esenlikle işlerlikte olacaktır.

      Umalım ki, o gün yakındır, uzak değildir.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Yönetim

İstanbul, 29 Mart 2008

      Bugün, İstanbul’da, Haseki’deki İl Merkezimizde yapacağımız konuşma, “YÖNETİM” konusunda olacaktır.

      Bir toplumun yönetimi, onun diğer toplumlarla karşılaştırılmasında, ileriliği ve geriliği, güçlülüğü ve zayıflığı konusunda en objektif bir ölçüyü verir bize. Yönetim zaafı af kabul etmez, tolerans kaldırmaz. Tarih, devletler mezarlığında, en büyük ecel sebebi olarak, yönetim zaafını kaydeder. Devlet adamı olma, yönetim kudreti vasfını taşıma demektir.

      Yönetimin kalitesi, bir çok şartın bir araya gelmesinden doğan bir sonuçtur. Önce toplumun sağlamlığı buna ana zemin ve platform teşkil eder. Yönetimin ilk ve temel güvencesi, üzerinde yükseleceği tavan toplum kaidesidir. İkincilikle, kurumlar ve kurumları birbirine âhenkli bir şekilde bağlayan sistem gelir. Sistem bir makine ise, onu işleten yakıt, rejimdir, yönetim tarzıdır. Aileden devlet yönetimine giden yolda eğitim, eğitimin canlı ortamı kültür, kültürün başı ve sonu medeniyet bize iyi yönetimin ipuçlarını verir.Tüm bunlar bir daire düzeni içinde birbirine bağlıdır. Dairenin her noktası, hem bir başlangıç, hem bir son, hem ilk nokta, hem son noktadır.

      Yönetim için, ilkeler vardır. Ama bir temel ilke de ilkeye sahip olmanın yetmeyip uygulamanın önemine vurgu yapar. Diğer bir ilke ya da kural, ilkeler ve uygulamalar arasındaki âhenktir, uyumdur. Özgürlükle itaat, serbestlikle disiplin, atamayla seçme, gelenekle yenilik, hakla sorumluluk vb. değerler, ilkeler arasındaki oran, toplumun şartları ve devletin pozisyonu düşünülerek iyi ayarlanmazsa problem çıkmakta gecikmez. Zaaf görülür. Devlet sarsılır.

      İnsana verilen ilaçtaki doz gibi, yönetimde sertlik, yumuşaklık, insanlara karşı tutum, seçkinlikler, eşitlikler vb. özellikler, tarihî gelişimleri içinde değerlendirilerek devlet tavrı, en hassas eczane terazisinde tartılarak belirlenmek zorunluluğu toplum biliminin bir kuralıdır.

      Bizatihi hiçbir yönetim tarzı, mutlak iyi veya mutlak kötü olarak değerlendirilemez. Bazı çağlarda bazı yönetim tarzı bu şekilde düşünülmüş ve empoze edilmek istenmişse de, bugün tarih, bize muhteşem bir sergi gibi yönetim tarzlarının geniş bir envanterini bir müze zenginliği ile sunmaktadır.

      Yüzlerce, hatta binlerce yıl, insanlar hanedanlık sistemiyle yönetilmiştir. Çin, Mısır Medeniyeti yönetim ve devletlerini olduğu kadar, Roma ve daha sonraki imparatorluklar, bu tür bir rejimle ayakta durmuşlardır. Veraset sistemi, bu büyük devletlerin devam etmesini sağladığı gibi, içinde taşıdığı zaafla, yıkılmalarında da rol oynamıştır.

      Eski sitelerde halk yönetimi, bugünkü gibi cumhuriyet, demokrasi kelimeleriyle ifade edilmişse de, bunların içerikleri eski çağlarla bu çağ arasında çok farklılık arzetmektedir.

      Bu bakımdandır ki, isimden çok içeriğe, niteliğe, şekilden çok öze dikkat etmek gerekir. Bir rejim, sadece taşıdığı isimle yönetimin iyiliğini garanti edemez.

      İslâm, bu sebepledir ki, biçimden çok öze değer vermiş, bu özün toplumun huzur ve iyiliğini sağlayacak ilkeler, kurallar ve uygulamalarla oluşup süreceğini öngörmüştür.

      Mısır, İran ve Bizans yönetimlerinin tecrübelerinden de yararlanan islâm, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar devletleriyle olduğu kadar, küçük islâm devletlerinde dahi eşsiz yönetim, adalet, sağlam devlet, yüksek idare örneklerini bolca sergilemiştir.

      Bugün İslâm Dünyası, daha çok Batı’dan alınan rejimlerle devletlerini yaşatmaya çalışmakta ise de, bunların yerine oturmuş, rejimler olarak halka mutluluk sağladığını söylemek, çok da gerçekçi ve objektif bir tesbit olmaz.

      Teknolojiden gelen ve daha çok biçimsel olan imkânların göz kamaştırıcılığı, otomatik olarak bu imkânların, hemen toplumumuza iyi yönetim sağlayacağı düşüncesine bizi götürmemelidir.

      Türkiye, Pakistan, Mısır ve diğer islâm ülkelerine baktığımızda, darbeler, istikrarsızlıklar, karışıklıklarla sık sık sarsılan devletlerin hayatı, ne yazık ki, kaotik bir yapıdan arındırılamamakta, sürekli gerilim, toplumun içten içe çürümesine sebep olmakta olduğu gözlemlenmektedir.

      Siyasî yapı, birbirlerine yardımcı olan kurumlar yerine birbirlerini yıkmaya çalışan kümelenmeler manzarası arzetmektedir. İktidar ve muhalefet ilişkisi, “hayır için yarışanlar” ölçüsünün dışında, devletin yararı için yapılan eleştiri olarak görülmesi mümkün olmayan bir niyet ve ruh göstermektedir. Siyasî partiler, birbirine düşman gibi davranmakta, kitleler arasında nefret ve kin duyguları uyandırılarak körüklenmektedirler.

      Oysa, İslâm Düzeni, kardeşlik üzerine kurulu bir düzendir. Kur’an-ı Kerim’in ebedî kuralları, bilinmekte ve bin yıldan fazla bir zamandan beri uygulanarak insanlara birlikte yaşamanın altın anahtarlarını sunmaktadır.

      İslâm Dünyası’nın bir iki yüz yıldır yaşadığı Fetret Dönemi, Batı’dan alınan yönetim tarzlarının yüzeysel taklitleriyle değil, biçimden çok öze yönelerek ve dikkat ederek, Kur’an’ın ilke ve önerileri, geçmiş zaman devlet tecrübeleri, yüksek kültür ve medeniyet seviyesi, ülkelerimizi koruma bilinci ile kurulacak yeni yönetimlerle tasfiye edilecek, yeni ve tarihî parlak bir dönem açılacaktır.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Ülke ve Rejim Bunalımı

İstanbul, 22 Mart 2008

      Bugün, İstanbul’da, Haseki’deki İl Merkezimizde yapacağımız konuşma, “ÜLKE VE REJİM BUNALIMI” konusunda olacaktır.

      Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte yapılan devrimlerle ülkemiz islâm düzeninden Batı tipi düzene geçti. Yüz yıla yaklaşan bu geçişle, arada görülen rejim bunalımları da gösteriyor ki tamamlanmamış bir süreç yaşanıyor en objektif bir bakışla. Yeni düzen yerleşme zorlukları yaşıyor. Bunun ana sebebi, toplumu kendi geleneksel düzeninden bir başka düzene geçirmenin devleti o düzene geçirmekten daha zor olduğu gerçeğidir.

      Düzen değişikliği daha Osmanlı Devleti döneminde görülmeye başlanmıştı. Tanzimat ve Meşrutiyet, bu değişikliğin ilk işaretleri, hatta ilk safhaları oldu. Derinlemesine bir tahlil yapılmadan girişilen bu hareketler, devletin batmasını engelleyemedi. Halk, bu düzen değişikliğine gönülsüz katıldı.

      Cumhuriyet, radikal bir düzen değişikliğini amaçladı. Bunun karşısında halk en azından ruhen içe kapanık kaldı. Daha çok devlet hayatı değişimlere uğradı. Toplum, eski hayatından görünümler korudu.

      Birinci Dünya Savaşı, bize Cumhuriyeti getirmişti. İkinci Dünya Savaşı ise Demokrasiyi, çok partili sistemi getirdi. Halk, biraz daha devreye girmiş oldu. Hafızası ve hâtıraları bir miktar tazelenince bazı isteklerde bulundu; en çok da din, inanç konusunda zaman zaman bazı vazgeçilmezlikler sergiledi.

      Toplumdaki değişme, daima devletteki değişmeden daha yavaş cereyan eder. Bu da zaman zaman devletle toplum arasında bazı kopukluklara meydan vermektedir. Rejim bunalımının temelinde yatan sebep budur.

      İki zihniyet, kimi zaman gizli, kimi zaman açık, kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı çatışmakta, ya da uzlaşmakta düzen değişikliği geçiren toplumlarda.

      İslâm Dünyası, kimi yerde daha şiddetli, kimi yerde de daha yumuşak bu Batı’ya uyum sıkıntılarını yaşıyor. Bunun en büyük sıkıntısını yaşayan ülke, kuşkusuz ülkemizdir.

      Halkın oyu, onayı yönetim için şart oldukça bazı istekleri olacak, bu da iktidar tarafından gözardı edilmeyince bu iki zihniyeti taşıyan kesimler arasındaki köprüler zaman zaman atılacak ve rejim bunalımları hâd safhaya çıkacaktır.

      Kimi zaman, bu değişim, bir çıkmaza sürüklenecek, uzun bir süre belirsizlikler serisi gözlenecektir.

      Toplumumuz, derin düşünülmeden girişilmiş, yavaş yavaş geliştirilmiş, nerdeyse iki yüzyılı bulmuş batılılaşma biçimindeki bu değişimi hazmetmiş görünmemektedir. Ama yine de, yetişen aydın nesillerin bir kesimi bu yolun ve gidişin geri dönülmez olduğunu, halkın zaman zaman “patlak veren” bu isteklerinin “gericilik”, bu istekleri hesaba katmak zorunda kalan iktidarların bu tavır ve tutumunu da oy almak için “gericiliğe tâviz verme” gibi düşünüyor, bir vakit “demokrasi” adına “sabır” gösterse de, sonunda bu tepkileri içinde biriktire biriktire bir gün açığa vuruyor.

      Birinci Dünya Savaşı, bize, Cumhuriyeti, İkinci Dünya Savaşı, Demokrasi’yi getirdi. Ancak, bizde batılılaşmış kadro, bu eski Yunan ve Roma’dan gelen kavramları, uygulamada ne Batı’ya, ne de sağduyu ve bilime uygun bir şekilde yorumladı. Bu sebeple toplumumuzun trajedisi başladı. İslâm toplumu olmaktan koparılıp yerinden oynatılan toplumumuz, Batılı bir toplum haline de gelemedi. İki arada bir derede bir toplum olup kaldı.

      Allah göstermesin, üçüncü bir dünya savaşı olursa, bu ne getirecek acaba? İslâm ülkelerini istilâ ve işgal eden Batılılar, yüzbinlerce insanı öldürerek, bize, özgürlük (!) demokrasi (!) ve insan hakları (!) getirdiklerini iddia ediyorlar. Oysa zulüm, ölüm, açlık, sefelet, kaos, şeref, namus ve ırzı ayaklar altında çiğneyiş getirdiler.

      Halk ve aydınlar arasındaki kopukluk devam edeceğinden, kimilerinin “dönüşüm” diyerek olumlu bulduğu, toplumu değişime uğratma projesi asla sağlıklı bir ilerleme manzarası gösteremeyecek, bu da Batıcı kadro tarafından halkın yeteneksizliği, cehaleti ve inadı olarak yorumlanacak, bu kesim zaman zaman öfkeye kapılacak, kızgınlıkla aşırı gidecek ve yanlışlık üstüne yanlışlık yapacaktır.

      Elli yıldır devletin uğradığı darbeler, sağ-sol kavgaları topluma uzun süreli gerilimler yaşatmış, bu da yıkım, yorgunluk ve ümitsizlikler getirmiştir.

      Hiçbir toplumun, kendi aslî kimlik ve kişiliğinden çıkıp başka toplumlarınkine benzer bir kimliğe ve kişiliğe bürünmesi mümkün değildir. İki yüzyıla yakın bir zamandır toplumumuzu tâbi tuttuğumuz bu değiştirme işlemi, yozlaşmadan ve bir hilkat garibesine dönüşmeden başka bir şey getirmemiş, bu durum, Batı’nın iştihasını arttırarak yurdumuzu sömürge, insanımızı da uşak yapma gibi bir düşünceye saplamış, bu isteklerini de nerdeyse açıkça söyler olmuşlardır. Diplomatik dilden anlayanlar için buna kuşku yoktur.

      Ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, sanki geriye dönüş gibi algılanıp: “şimdi biz bu iki yüz yılı boşuna mı yaşadık?” deyip kendine, özbenliğine dönüşü korkunç bir olgu olarak düşünmek bir çare değildir. Milletlerin hayatında sağlığa ve güvenceye kavuşma büyük atılımlar ister.

      Eğer tarih içinde kaybolup gitmek istemiyorsak, geriye dönmek değil, geçmiştekinden daha parlak ve ileri bir gelecek islâmına doğru yürümek zorundayız.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ