Din ve Medeniyet

 İstanbul, 15 Mart 2008

      Bugün, İstanbul’da, Haseki’deki İl Merkezimizde yapacağımız konuşma, “DİN VE MEDENİYET” konusunda olacaktır.

      Kişi için ruh ve vücut neyse, toplum için de din ve medeniyet odur. Din toplumun ruhu, medeniyet de vücudu gibidir. Ruhsuz vücut, ceset demek olacağı gibi, dinsiz bir medeniyet de ruhsuz bir madde yığını, öbeği olur. Vücut ruhun kendini tabiatta ve eşyada ifade etmesi anlamına geldiği gibi, medeniyet de, dinle dolu, dinle canlı hâle gelen toplum ruhunun, eşyayı ve tabiatı tasarruf ederek, hayat için bir anlam, bir tarz, kalıcı eserler oluşturması demektir. Medeniyetin oluşum sürecini, kültür dediğimiz, duygu ve düşünceleri, istek ve arzuları, bilgi ve tecrübeleri, tarih ve coğrafya ışığında yoğurup hamur haline getirerek bir amaç belirleyen, âdeta metotlu, düzenli bir şekilde işleyen toplum irâdesi idâre eder. Benzetme uygun olursa, kültür, dokuma tezgâhı, renk renk iplikçikler, medeniyetse, dokunan kumaştır. Din, o iplikçiklere renk, dayanıklılık ve tezgâhı işleyen irâdeye hedef, amaç, dayanma gücü veren, fiziği aşkın ilâhî lütuf ve armağandır. Kültür ve medeniyet, dinden, ruh, can ve öz alır. Din, onlar için tükenmez, kurumaz bir doğuş, varoluş ve yeniden diriliş kaynağıdır.

      Din, insanın hakikate dair sorularını cevaplandırması, ahlâka temel sağlaması, edebiyat ve sanatın her dalına konu, tema ve figür vermesi sebebiyle, medeniyetin temel saikleri olan doğruluk, iyilik, güzellik idealarının doğal olarak varoluş ve besleniş, gelişiş ve serpiliş ortamı sayılır. Dini tarihten, toplumdan çekip alınız, geriye medeniyet ve insanlık namına ne kalır? İnsan topluluklarını hayvan topluluklarından ayıran gözle görülür, elle tutulur fark medeniyettir ama medeniyeti de medeniyet yapan dindir.

      Medeniyet, kelime olarak da, yani etimolojik anlamda da dinden gelmektedir. Din, Medine, medeniyet hep aynı kökten gelen kelimeler. Medine ise, site, şehir anlamındadır. Peygamber efendimizin, sahabelerle birlikte hicret ederek gelip yerleşmek zorunda kaldıkları, adı Yesrib olan kente “Medine” adını verirken onun bir “din ve medeniyet yeri” olmasını arzuladığı aşikârdır. Vahyin ilk kelimesi ”oku!” da, aynı anlamda bir mesajdır. Alınan ilk esirlerden Medine çocuklarına yazı öğretilmesinin istenmesi de, medeniyete biçilen bahânın yüksekliği hakkında esaslı bir fikir vermekte değil midir?

      Farabi’nin tasvir ettiği “medine’t-ül fâzıla” bir düş değil, islâm medeniyetinin gerçekleştirdiği kentlerin bir nevi prototipidir. Sadece Mekke, Medine, Şam, Bağdat, İstanbul, Kahire, Isfahan, Şiraz v.b. eşsiz şehirleriyle değil, sayısız irili ufaklı şehirleriyle, âhiretten, cennetten yansıma bu şehirleriyle, İslâm Medeniyeti, varoluşa metafizik bir boyut kattığı gibi, kıyamet kopuncaya kadar bir kalıcılık hakkını sağlamış ve âdeta bu dünyadan öteki dünyaya mümkün geçişin en yumuşağını ve en mâkulünü ortaya koymuş olmuyor mu?

      İbn-i Haldun, gerçek bir bilgin olarak, bu gelişime “umran” ismini vermekte haksız mıdır?

      Bugün, araplar, “medeniyet” kavramını “hadara” kelimesiyle karşılıyorlar. Canlılık, yeşillik anlamlarıyla islâmın medeniyet-tabiat ilişkisini de içeren bu doğallık, Hızır kavramıyla, ihya (diriliş) kavramıyla, (umran) deyişiyle birlikte “medeniyet” kavramıyla bütünleşip asıl anlamını buluyor.

      Mükemmeliyetin, ebediyetin sınırlarına varmak için kendini aşa aşa olgunlaşan medeniyetimiz, bu dünya hayatının ve kaderin bir özelliği olarak Batı’nın saldırısına uğradı. Tabiatın ve mimarinin harikalarıyla dolu şehirlerimiz yüz yıldır çeşitli bahanelerle yıkılıyor. Bağdat yıkıldı. Camileri bombalandı. Eşsiz yazmalarla dolu kütüphanesi yakıldı. Bu, Moğol tahribatından sonraki kütüphane yangınıdır. Antik ve arkaik Mezopotamya’nın eşsiz sergisi olan müzesi yağmalandı. Eski islâm şehirlerinin otantik ve orijinal örneklerini koruyan Afganistan şehirleri de tahribattan kendini kurtaramadı. Öyle görünüyor ki, Batı’nın şuuraltında, aşağılık duygusundan dolayı, şehirlerimizi, o âsûde geçmişimizin hâtıralarını muhafaza eden cami, çeşme, kütüphane, ev v.b. her şeyimizi yok etmek arzu ve niyeti yatıyor. Fırsat çıkınca da onu durdurmak mümkün olmuyor.

      Bundan da kötüsü, ruhlarımızda yaşayan islâm ruhunu yok etmek istemesi Batı’nın. Ruhumuzu yansıtan yazımızı, dilimizi, musikimizi, inanç ve geleneklerimizi bozup yok etmek için sözde değişme, dönüşme, batılılaşma adına islâm ülkelerinde doğurulan sözde aydın bir sınıf şartlandırılıyor. Kendi ülkelerinde yokolmaya yüz tutmuş, zorla ayakta duran hırıstiyanlığı bu sınıfa aşılamak için ellerinden geleni artlarına bırakmıyorlar.

      Diriliş Hareketi, inancımızı olanca gerçekliği ve saflığıyla korumak, ahlâkımızı en yüksek seviyede diriltmek, medeniyetimizi bir daha sarsılamayacak bir sağlamlıkla canlandırmak, yazımızı, takvimimizi, şehirlerimizi, maddî ve mânevî bütün gücümüzü uyandırmak, saldırıları geri çevirmek, etkisiz kılmak, özgürlüğümüzü ve bağımsızlığımızı güvence altına almak, kısacası ruhumuzun ve onun tüm tesir, iz ve eser bütününü esenliğe eriştirmek ve bu ideali gerçekleştirecek nesli, gençlik kuşağını yetiştirmek dâvasıdır.

      Din ve medeniyet, cevizin içi ve kabuğu gibi bir bütündür.

      Bu bütünü korumak, en üstün görevdir.

      Bilim ve teknoloji yarışında rövanşı Medeniyetimiz aldığı takdirde, dinin hayatta gerçek yerini bularak, islâm dünyasını, Batı’yı, Doğu’yu aydınlatacağına, insanoğlunun yeryüzündeki mutluluğunun kapılarını yeniden açacağına kuşku yoktur.

      Batı’nın üstünlük iddiası, insanlıkla kaynaşmasını engelliyor. Doğu ise, kendine fazla dönük ve dışa ruhuyla ilgisiz. Dünyanın sorumluluğunu üstlenebilecekler, ancak, yine müslümanlardır. Müslümanların bu misyonlarını yerine getirebilmeleri ise medeniyetlerini etkisi dünyayı kapsayacak şekilde canlandırmalarını ve geliştirmelerine bağlıdır.

      Önümüzdeki yüz yılların dünya gündemi, “islâmın dirilişi” olacaktır. Gençler, yeni nesiller için heyecan verici büyük gündem budur.

      Ne mutlu bu gündeme erenlere!

      Ne mutlu medeniyetimizi bilme, tanıma, diriltme ve koruma idealini gönlünde taşıyanlara.

      Ve ne mutlu diriliş dâvasına gönül verenlere.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Din ve Devlet

Ankara, 8 Mart 2008

      Bugün, Ankara’da Partimizin Genel Merkezinde yapacağımız konuşma, “DİN VE DEVLET” konusunda olacaktır.

      Din ve devlet, toplum hayatının iki temel vazgeçilmezidir. Toplum düzenini sağlayan, ayakta tutan ve devamlı kılan, görünür görünmez iki güç. Din, insan ruhunu, millet ruhunu, halkın mâneviyatını besleyen kurumaz kaynaktır. Dinsiz bir toplum çürümeye ve çökmeye mahkûmdur. Bilimin, teknolojinin ilerlemesiyle kişilerin dini algılamaları ne kadar farklılık gösterirse göstersin, kimlikleri ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin, kişilikleri ne kadar zenginleşirse zenginleşsin, durum değişmez. Toplumdaki ilişkilerde ortak anlaşım, yaşam ve yaklaşım paydası olan din, her ilişki türünde daha da büyük bir etkinlikle süreklice ruhları kavramaya ve kaynaştırmaya devam eder.

      Devlet, toplumun bütün kurumlarının bütünü, milletin organize olmuş hali, bilinçli en büyük organizasyon, uzun vâdeli toplum yaşantısının hedef, amaç, umut ve anlamının sağlayıcısı, koruyucusu ve sürdürücüsü olarak, dine, hayat memat derecesinde muhtaçtır. Din, devletin ruhudur. Devlet, ondan güç alır ve o yüzden de, toplumda kişilerin, kurumların üstünde olur. Ve yine o sebepledir ki, kuralları ve kararları buyuruculuk özelliği taşır. Devletin hukuk ve güç çerçevesi, dinden gelen ilke ve ölçülerle sınırlanır ve gerçeklenir. Devletin, din vasıtasıyla, aklın ve tecrübenin yanında ve üstünde ilâhî kaynaktan desteklenmesi ve denetlenmesi, devlet yaşantısının sadece fizik yaşantıdan ibaret olmayıp aynı zamanda metafizik bir boyut da taşıdığı gerçeğini ortaya koyar.

      Devlet, bir anlamda, bir şekil, bir biçimse, onun gerçek özü dindir. Dinden gelen ışıklarla devletin hukuki iktisat, siyaset ve dayanışma çalışmaları ahlâkî bir özellik taşır. Böylece, devlet, gücün, otoritenin sınırsız hevesinin oyuncağı olmaz. Bu yönüyle bir anlamda kutluluk kazanır.

      Tarihte, geçmiş zamanda, antik çağlarda, bu din ve devlet ilişkisi, beraberliği, aşırılığa götürülmüş; hükümdarlar, Eski Mısır ve Roma’da olduğu gibi tanrılaştırılmış, Eski Yunan ve Orta Çağ Avrupa’sında olduğu gibi rahipler, toplumların hayatını, devlet düzenini, insan doğasına, akla ve bilime aykırı bir şekilde şartlandırarak insanların mutsuzluk bahtsızlıklarına yol açmışlardır. Sebebi, ifrattır, abartılar ve aşırılıklardır.

      Sosyoloji, bir bilim olarak, toplumdaki bütün inançların sistemleşmiş şekillerini din olarak görür. Ancak biz, bunların arasında, tarihin, geçmişin, aklın ve bilimin gelişmelerinin ışığında, gerçek din ve onun bozulmuş şekilleri olarak bir ayrım yapmak zorundayız.

      Kutlu kitabımız olan Kur’an-ı Kerim, açıkça, “Allah’ın indinde din islâmdır” diyor. “Hak geldi, bâtıl zail oldu. Bâtıl her zaman yok olmaya mahkûmdur” diyor. İslâm, rahipliği kaldırmış, devletin üstünde rahipler sınıfına imkân tanımamış, devlete dine sahip çıkma hakkını ve vazifesini vermiştir. Kişiler din önünde eşit hâle gelmişlerdir.

      Peygamber Efendimiz’in kurduğu devlet, Dört Halife Devri, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar Dönemlerinde, hep dinle barışık, iç içe geçmiş ve toplumun mutluluğunu sağlamış kutlu bir kurum olmuş ve kabul edilmiştir.

      Söylem olarak olsun, yani teoride olsun, pratikte olsun, büyük çapta, din ve devlet çatışması görülmemiş, 20. milâdî yüzyılın başına değin, bu iki değer hazinesi, barışık bir şekilde, islâm dünyasında, milletimizde, toplumumuzda yaşamıştır.

      Batı’da ise, hıristiyanlık, daha doğuştan itibaren, devletle çatışmış ve bu çatışma hâd safhalar göstermiş ve sonunda görünüşte bir uzlaşma noktasına gelinmiştir. Aslında, bu, bir uzlaşma değil, tek taraflı olarak dini sınırlanması, din kurumlarının da, fiilî durumu mecburen kabul etmesidir. Yani de jure değil, de facto bir durum. Kuşkusuz, çağlar içinde, ilerde, batı toplumlarında mânevî zayıflama hâd safhaya çıkınca problemler baş gösterecektir.

      Batılılaşma sonucu bize getirilen ve oldukça abartılan, bir çok kesimce devletin yaşam ilkesi halinde yorumlanmaya çalışılan laiklik, dünyanın hiçbir ülkesinde bu derece devlet için olmazsa olmaz kılınmamıştır.

      Batı’da dinin aydına karşı takındığı hoşgörüsüzlüğe tepki olarak, laiklik, kişi için sağlanan bir nevi özgürlük iken, bunun devlet düzenine uygulanmış biçimiyle bizdeki şekli, doğrusu, toplumumuzdaki gerginliğin önemli bir kaynağı sayılsa yeridir.

      Devlet, yurttaşlara hizmet için kurulmuş en büyük organizasyon olarak, dine yabancı olamaz. İnsanların din ihtiyacı için gereken eğitimi sağlamaya, dinî kurumları, geçmişten gelen din müesseselerini yaşatmaya, korumaya, geliştirmeye çalışmak mecburiyetindedir.

      Devlet laik olamaz. Kişiler laik olabilir. Dine karşı tutumu yüzünden Sovyet komünizmi yaşayamadı ve tasfiye olmak zorunda kaldı.

      Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yeniden kurulan devletimiz, dinle olan ilişkisini bir türlü yerine oturtamamış, bu sebeple, zaman zaman, büyük gerginlik ve bazen de hoşa gitmeyecek olaylara meydan vermiştir.

      Bize göre, devlet, tarihte olduğu gibi, islâmla barışmaya, kaynaşmaya ve onunla bir bütün olmaya çalıştığı taktirde, bu, milletimiz için, yeniden bir dirilme, parlama, yükselme ve ilerleme döneminin başlangıcı olacaktır.

      Tanzimat’la başlayan din ve devlet ilişkisindeki zayıflama, aradaki dengenin yavaş yavaş kaybolması, aranın açılması, Cumhuriyet Dönemi’nde devletin dine büyük çapta yasak getirmesi, halka bu konuda büyük baskıda bulunması, bugün doğan bunalımın temelinde bulunan asıl saiktir.

      Dinden vazgeçilebileceğini sanmak büyük gaflettir. Din düşmanlığı yapan Sovyet Rejimi bile İkinci Dünya Savaşı sırasında halkta din duygusunun doğuşuna engel olamadı.

      Bizde de, İkinci Dünya Savaşı sırasında halkın içinde derinden derine din duygusu uyandı. Çok partili düzene geçip nisbî bir serbestlik görülünce canlanma arttı.

      Dini savaş zamanı hatırlayıp barış zamanı unutmamak gerekir. Sıkışınca Allah’ı hatırlayıp rahata erince unutmak, insan doğasında varsa da, o doğanın üstünde, insan ruhunda, üstün olma özellikleri de vardır ve bunu ortaya koymak… işte asıl insan olma budur!

      Savaşlar, hep halkın dine sığındığı devirlerdir. Ama barış gelince devleti yönetenler bunu unutup dini baskı altında tutmaya kalkışırlar.

      Devlet dine sahip çıkmalıdır ki, barışta ve savaşta halk güçlü olsun ve her türlü zorluğa katlanabilsin.

      Hıristiyanlık, devlete rağmen doğmuş, islâmda ise devleti din doğurmuştur. Bu özellik asla unutulmamalıdır. Bu sebeple bizde devleti dinden koparmağa çalışma, onu millete yabancı hâle getirir. Bu durum düzeltilmezse, uzun vâdede, devletin yaşamasını tehlikeye sokar.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Din ve Devlet

Ankara, 8 Mart 2008

      Bugün, Ankara’da Partimizin Genel Merkezinde yapacağımız konuşma, “DİN VE DEVLET” konusunda olacaktır.

      Din ve devlet, toplum hayatının iki temel vazgeçilmezidir. Toplum düzenini sağlayan, ayakta tutan ve devamlı kılan, görünür görünmez iki güç. Din, insan ruhunu, millet ruhunu, halkın mâneviyatını besleyen kurumaz kaynaktır. Dinsiz bir toplum çürümeye ve çökmeye mahkûmdur. Bilimin, teknolojinin ilerlemesiyle kişilerin dini algılamaları ne kadar farklılık gösterirse göstersin, kimlikleri ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin, kişilikleri ne kadar zenginleşirse zenginleşsin, durum değişmez. Toplumdaki ilişkilerde ortak anlaşım, yaşam ve yaklaşım paydası olan din, her ilişki türünde daha da büyük bir etkinlikle süreklice ruhları kavramaya ve kaynaştırmaya devam eder.

      Devlet, toplumun bütün kurumlarının bütünü, milletin organize olmuş hali, bilinçli en büyük organizasyon, uzun vâdeli toplum yaşantısının hedef, amaç, umut ve anlamının sağlayıcısı, koruyucusu ve sürdürücüsü olarak, dine, hayat memat derecesinde muhtaçtır. Din, devletin ruhudur. Devlet, ondan güç alır ve o yüzden de, toplumda kişilerin, kurumların üstünde olur. Ve yine o sebepledir ki, kuralları ve kararları buyuruculuk özelliği taşır. Devletin hukuk ve güç çerçevesi, dinden gelen ilke ve ölçülerle sınırlanır ve gerçeklenir. Devletin, din vasıtasıyla, aklın ve tecrübenin yanında ve üstünde ilâhî kaynaktan desteklenmesi ve denetlenmesi, devlet yaşantısının sadece fizik yaşantıdan ibaret olmayıp aynı zamanda metafizik bir boyut da taşıdığı gerçeğini ortaya koyar.

      Devlet, bir anlamda, bir şekil, bir biçimse, onun gerçek özü dindir. Dinden gelen ışıklarla devletin hukuki iktisat, siyaset ve dayanışma çalışmaları ahlâkî bir özellik taşır. Böylece, devlet, gücün, otoritenin sınırsız hevesinin oyuncağı olmaz. Bu yönüyle bir anlamda kutluluk kazanır.

      Tarihte, geçmiş zamanda, antik çağlarda, bu din ve devlet ilişkisi, beraberliği, aşırılığa götürülmüş; hükümdarlar, Eski Mısır ve Roma’da olduğu gibi tanrılaştırılmış, Eski Yunan ve Orta Çağ Avrupa’sında olduğu gibi rahipler, toplumların hayatını, devlet düzenini, insan doğasına, akla ve bilime aykırı bir şekilde şartlandırarak insanların mutsuzluk bahtsızlıklarına yol açmışlardır. Sebebi, ifrattır, abartılar ve aşırılıklardır.

      Sosyoloji, bir bilim olarak, toplumdaki bütün inançların sistemleşmiş şekillerini din olarak görür. Ancak biz, bunların arasında, tarihin, geçmişin, aklın ve bilimin gelişmelerinin ışığında, gerçek din ve onun bozulmuş şekilleri olarak bir ayrım yapmak zorundayız.

      Kutlu kitabımız olan Kur’an-ı Kerim, açıkça, “Allah’ın indinde din islâmdır” diyor. “Hak geldi, bâtıl zail oldu. Bâtıl her zaman yok olmaya mahkûmdur” diyor. İslâm, rahipliği kaldırmış, devletin üstünde rahipler sınıfına imkân tanımamış, devlete dine sahip çıkma hakkını ve vazifesini vermiştir. Kişiler din önünde eşit hâle gelmişlerdir.

      Peygamber Efendimiz’in kurduğu devlet, Dört Halife Devri, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar Dönemlerinde, hep dinle barışık, iç içe geçmiş ve toplumun mutluluğunu sağlamış kutlu bir kurum olmuş ve kabul edilmiştir.

      Söylem olarak olsun, yani teoride olsun, pratikte olsun, büyük çapta, din ve devlet çatışması görülmemiş, 20. milâdî yüzyılın başına değin, bu iki değer hazinesi, barışık bir şekilde, islâm dünyasında, milletimizde, toplumumuzda yaşamıştır.

      Batı’da ise, hıristiyanlık, daha doğuştan itibaren, devletle çatışmış ve bu çatışma hâd safhalar göstermiş ve sonunda görünüşte bir uzlaşma noktasına gelinmiştir. Aslında, bu, bir uzlaşma değil, tek taraflı olarak dini sınırlanması, din kurumlarının da, fiilî durumu mecburen kabul etmesidir. Yani de jure değil, de facto bir durum. Kuşkusuz, çağlar içinde, ilerde, batı toplumlarında mânevî zayıflama hâd safhaya çıkınca problemler baş gösterecektir.

      Batılılaşma sonucu bize getirilen ve oldukça abartılan, bir çok kesimce devletin yaşam ilkesi halinde yorumlanmaya çalışılan laiklik, dünyanın hiçbir ülkesinde bu derece devlet için olmazsa olmaz kılınmamıştır.

      Batı’da dinin aydına karşı takındığı hoşgörüsüzlüğe tepki olarak, laiklik, kişi için sağlanan bir nevi özgürlük iken, bunun devlet düzenine uygulanmış biçimiyle bizdeki şekli, doğrusu, toplumumuzdaki gerginliğin önemli bir kaynağı sayılsa yeridir.

      Devlet, yurttaşlara hizmet için kurulmuş en büyük organizasyon olarak, dine yabancı olamaz. İnsanların din ihtiyacı için gereken eğitimi sağlamaya, dinî kurumları, geçmişten gelen din müesseselerini yaşatmaya, korumaya, geliştirmeye çalışmak mecburiyetindedir.

      Devlet laik olamaz. Kişiler laik olabilir. Dine karşı tutumu yüzünden Sovyet komünizmi yaşayamadı ve tasfiye olmak zorunda kaldı.

      Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yeniden kurulan devletimiz, dinle olan ilişkisini bir türlü yerine oturtamamış, bu sebeple, zaman zaman, büyük gerginlik ve bazen de hoşa gitmeyecek olaylara meydan vermiştir.

      Bize göre, devlet, tarihte olduğu gibi, islâmla barışmaya, kaynaşmaya ve onunla bir bütün olmaya çalıştığı taktirde, bu, milletimiz için, yeniden bir dirilme, parlama, yükselme ve ilerleme döneminin başlangıcı olacaktır.

      Tanzimat’la başlayan din ve devlet ilişkisindeki zayıflama, aradaki dengenin yavaş yavaş kaybolması, aranın açılması, Cumhuriyet Dönemi’nde devletin dine büyük çapta yasak getirmesi, halka bu konuda büyük baskıda bulunması, bugün doğan bunalımın temelinde bulunan asıl saiktir.

      Dinden vazgeçilebileceğini sanmak büyük gaflettir. Din düşmanlığı yapan Sovyet Rejimi bile İkinci Dünya Savaşı sırasında halkta din duygusunun doğuşuna engel olamadı.

      Bizde de, İkinci Dünya Savaşı sırasında halkın içinde derinden derine din duygusu uyandı. Çok partili düzene geçip nisbî bir serbestlik görülünce canlanma arttı.

      Dini savaş zamanı hatırlayıp barış zamanı unutmamak gerekir. Sıkışınca Allah’ı hatırlayıp rahata erince unutmak, insan doğasında varsa da, o doğanın üstünde, insan ruhunda, üstün olma özellikleri de vardır ve bunu ortaya koymak… işte asıl insan olma budur!

      Savaşlar, hep halkın dine sığındığı devirlerdir. Ama barış gelince devleti yönetenler bunu unutup dini baskı altında tutmaya kalkışırlar.

      Devlet dine sahip çıkmalıdır ki, barışta ve savaşta halk güçlü olsun ve her türlü zorluğa katlanabilsin.

      Hıristiyanlık, devlete rağmen doğmuş, islâmda ise devleti din doğurmuştur. Bu özellik asla unutulmamalıdır. Bu sebeple bizde devleti dinden koparmağa çalışma, onu millete yabancı hâle getirir. Bu durum düzeltilmezse, uzun vâdede, devletin yaşamasını tehlikeye sokar.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Toplumsal Şuuraltı ve Devlet

İstanbul, 1 Mart 2008

      Bugün, Partimizin İstanbul İl Merkezinde yapacağımız konuşmanın konusu, “toplumsal şuuraltımız ve devlet”tir.

      Bir milletin bilinci kadar, bazen daha fazla, şuuraltı da hayatında rol oynar. Devlet, milletin halihazır durumu kadar geçmişini de bilmek zorunda olduğu gibi, toplumun şuuraltına inmeli, onu keşfetmeli, çözmeli ve hareketlerinde bunu hesaba katmalıdır. Arşivi dolu olmalı, tarihî belgelerden habersiz olmamalı, attığı her adımda dikkatini bu noktalardan ırak tutmamalıdır.

      Toplumlarda zaman zaman beklenmedik şekilde patlak veren olayların gerisinde çoğu kez toplumun şuuraltındaki gelişmeler durmaktadır. Nasıl ki, deprem, yıllar, bazen de yüzyıllar içinde yerin altında olan birtakım birikimlerin, med ve cezirlerin, akış ve kopuşların, bütünleşiş veya parçalanışların sonucuysa, toplumlardaki sarsıntılarda da, şuuraltı oluşumların uzun ya da kısa sürede sebep olduğu çatlaklıkların etkisi ve payı vardır.

      Toplumları yalnız diriler, onların ekonomik, siyasî, askerî v.b. hareketleri, çalışmaları değil, aynı zamanda ölüler, ölülerin hâtıraları, mirasları ve mânevî tasarrufları, dua ve bedduaları, hasret ve hicranları, mutluluk ya da bahtsızlıkları idâre eder. Ayaklarımızın altındaki toprak canlıdır. Bir şehrin bir kenarında, ya da şurasında burasında serpili olan mezarlıklar canlıdır. Hep bize bir şeyler söylerler. Suskun görünürler, ama süreklice konuşurlar. Süreklice çok anlamlı mesajları vardır. Onlar şehirlerimizin şuuraltlarıdır.

      Toplumun huzuru için sadece sağ olanlar arasındaki barış yetmez. Ölülerimizle barışık olmalıyız. Devlet, toplumun geçmişini unutulmaya bırakamaz. Hayatla ölüm arasındaki denge biyolojik hayatta olduğu kadar sosyolojik hayatta da geçerlidir.

      Osmanlı Devletinde patlak veren isyanlar, toplumsal hareketler, yine toplumun, devletin zengin şuur ve şuuraltı imkân, araç, buluş ve malzemesiyle mümkün olduğu ölçüde az zararla atlatılmaya çalışılmıştır.

      Ancak, son zamanlarında, yabancılar, kötü niyetliler ve aldatılmışlar, aldanmışlar, halkların şuuraltlarını kurcalayıcı provokasyonlarıyla, devlete büyük sorunlar çıkarmışlar, devlet bunlara çare bulamamış, sonunda parçalanıp batmıştır.

      Cumhuriyet Döneminde de, tek parti baskısı, bir çok öfke ve tepkilerin halkın şuuraltına atılmasına sebep olmuş ve çok partili nisbî bir demokratik düzene geçilince, fırsatlar zuhur ettikçe, şartlar oluştukça, biraz da toplumsal şuuraltından kaynaklanan bir takım olayların yüz göstermesi kaçınılmaz olmuştur.

      Bir yandan bir takım grupların giriştiği hareketler, 27 Mayıs, 22 Şubat, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat hareketleri, öte yandan, 70’li yılların korkunç anarşi, terör hâdiseleri ve bugünün bölücülük kımıldanışı, bitmeyen bir toplumsal gerilim, kavga havası, kaynayan kurumlar, bize, toplumumuzun sağlam bir bilinç ve bilinçaltı dengesini bu dönemde, kuramadığı izlenimini vermektedir.

      Kişilerin, zaman zaman, sağlıklarını, iş ya da psikolojik durumlarını köklüce gözden geçirdikleri gibi, bizim de, toplum ve devleti, her yönüyle çekapa tâbi tutmamız gerektiği gerçeği, gözle görülür, elle tutulur hâle gelmiştir.

      Şuuraltımıza, yabancı tohumlar gibi ekilen, milletçe verimsizliğimize sebep olan, “doğu-batı arasında köprü olmak” ve benzeri düşünceleri bit ayıklar gibi ayıklayıp ruhumuzdan atmamızın, buna karşılık yüzyıllarca Batı’nın aykırı düşüncelerine ve yayılmacılığına büyük bir set oluşturduğumuz tarihî gerçeğini hatırlayıp bilincimizde diriltmemizin ve onun gereği olarak toplum hayatı dinamiklerini harekete geçirmemizin günü gelmiş geçmektedir.

      Tarihimizin ve talihimizin çok kritik bir dönüm noktasında bulunuyoruz. Bir yanda Avrupa bütünleşmesi, öbür tarafta islâm ülkelerini kuşatıp istilâ ve sözde yeniden kendine göre düzenlemek isteyen Batı sömürgeciliği arasına sıkışmış olan millet varlığımızı sağlamlaştırıp güvenceye almaya, ruhundaki gizli güçlerin dinamiği ve ilâhî yardım sırlarının ışıldaması ilhamıyla gittikçe daralan bu kıskacı aşıp ortaya çıkmaya ve tarihî misyonumuzu üstlenmeye, islâm ülkelerini toplayıp yeni ve büyük bir güç oluşturmaya, psikolojik yaralarımızı sarmaya mecburuz.

      Ya bu olacak, ya da tarihin karanlığına, çöplüğüne atılıp kaybolacağız.

      Büyük, onurlu, yüce gönüllü milletimiz, bu ikincisine değil, hiç kuşkusuz, birincisine, yeniden varolmaya, dirilmeye ve diriltmeye lâyıktır.

      Aydınlarımızın saplantıları, tereddütleri, âcizlikleri, bu acil hâle gelmiş atılımdan, milletimizi, gereksiz yere alıkoymaktadır.

      Diriliş çağrısı, yıllardır, devleti uyanmaya, özünü milletin kaderine uygun bir cevher ve idealle doldurmaya dâvet etmektedir.

      Amaç, toplumla, milletle barışmak suretiyle, devletin, sağlık, güç, devamlılık kazanmasıdır. Devlet, sorunların üstesinden kolayca gelsin, hep büyüsün, hep ilerlesin istiyoruz.

      Amaç, milletin geleceğini garantilemektir.

      Şuuraltımızda âdeta hâzır duran Mevlâna, Yunus Emre, sayısız eren, devlet adamı, şair ve bilginimizin hazine değerindeki söz, bilim, sanat, tecrübe ve öğütlerinden yararlanarak, yani yitik hazinemizi bulup verimlendirerek çağımızın aydınlık ufuklarına çıkmalıyız.

      Bu, sadece bizim için değil, aynı zamanda tüm islâm, hatta tüm insanlık dünyasının beklediği BÜYÜK DİRİLİŞ gerçekleşimi olacaktır.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Fitne Ortamı ve Mâsûm Millet

İstanbul, 23 Şubat 2008

      16 Şubat 2008 Cumartesi günü, partimizin İstanbul İl Merkezinde yaptığımız konuşma, “Fitne” konusunda oldu.

      Kimi zaman, Dünya’ya bir kuyruklu yıldızın yaklaşmakta olduğu söylenir. Yeryüzüne çarpması ihtimali, insanlarda korku ve heyecana sebep olur. Tehlikenin ortadan kalktığı söylenince de yüzler güler, aydınlanır. İşte, bunun gibi, bir ülkeye doğru bir savaş ya da fitne rüzgârı eserse, gönülleri bir korku bulutu kaplar, sarar. O geçince de yürekler tekrar ferahlığa erer.

      Gerek insanlık, gerek islâm ülkeleri ve özellikle ülkemizin tarihi, toplumu allak bullak eden fitne fırtınalarının çalkantıları, kıyım ve yıkıntılarıyla doludur. Toplum trajedilerimizin temelinde, hep fitne tohumları ekilidir. Bu gerçek, fitnenin patladığı zaman anlaşılmasa da, er geç ortaya çıkmakta, bir gün mutlaka toplumun fitnede yanıp kavrulmasının kaynağı belirlenmekte, gizli kalmamaktadır. Ancak, bu hakikat çok sonra bilindiğinden, zamanında fitnenin zararlarından korunmak için gereken tedbirler alınamamaktadır.

      İster ülke içinden zuhur etsin, ister dışarıdan gelsin, fitnelerin patlak vermesi sebebiyle memleketin tartışmalara ve kavgalara kilitlenmesi, düşmanları sevindirir; o an o ülkenin en zayıf anı olarak görülür ve ona verilebilecek zararın vakti gelmiş kabul edilir: Gerek uzak, gerek yakın tarihimizde görülen, ülkemize yönelik saldırıların, tecavüzlerin ya da uğradığımız kayıpların hep içte patlak veren fitnelerin ertesinde olması, bir tesadüf olmayıp önceden hesap edilmiş hareketlerin sonucu meydana gelmiş oldukları gerçektir. Bu bakımdan, aklı başında devlet adamları kısa vâdeli düşünmezler; ülkenin uzun vâdeli çıkarlarını düşünerek fitneyi ateşleyecek, kızıştıracak polemik, tartışma ve kavgalardan uzak durmayı bilirler.

      İhtiyat, sakin davranış, tahrike kapılmama ve tahrik etmeme, tahriklerden kaçınma, uzak görüşlü devlet adamlarının özelliklerindendir. Serinkanlılık, diğer bir ifadeyle soğukkanlılık, korkaklık değil, toplumun huzur ve selâmetini her kaygının üstünde tutan devlet adamı olmanın gereklerindendir.

      “Fitne, katilden eşeddir(öldürmeden daha kötü, daha zararlıdır)” ilâhî uyarısı, “Fitne koptuğu zaman koşuyorsanız durun, ayaktaysanız oturun, oturmaktaysanız yanınıza yatın” hadisi ve tarih boyu büyüklerin dikkat çekişleri, hep insanların başına gelecek felâketleri önlemek amacını taşır.

      Hz.Osman’ın şahadetiyle başlayan, Sıffinle, Hz.Ali’nin şehadetiyle devam edip Kerbelâ facisıyla zirveye çıkan fitne, islâm tarihinde zaman zaman patlak veren hâdiselerin tükenmeyen şeytanî kaynağıdır.

      Sultan Aziz’in önce tahttan indirilip sonra öldürülmesi, kutlu vatanımız için, son yüzyıllardaki felâketimizin belli başlı sebeplerinden biri olmuştu, Sultan Abdülhâmid’in tahttan indirilmesi ise, Büyük Devletimizin yıkılışının âdeta gözle görülür, elle tutulur somut göstergesi sayılsa yeridir. “Hâl’de şûm vardır (Tahttan indirmede uğursuzluk vardır)” inancı da bu sebeple o zamanlar yaygın bir inanıştı.

      Cumhuriyet Döneminde de, dış ve iç mihrakların tertip, tesir ve telkini ile girişilen 27 Mayıs Hareketi, sonuçları itibariyle 70’li yılların korkunç anarşi ve terör devrini doğurmuş, binlerce kişinin hayatına birçoğunun yaralanmasına, sakat kalmasına ve milletimizin telâfisi zor, zarar ve kayıplarına sebep olmuştur. Arada ve daha sonra irili ufaklı hareketler bununla bağlantılı olarak toplumumuzu 21. milâdî yüzyıla değin süreklice gerilim, telâş ve endişe içinde tutmuştur. Bugün de, belki, yeni bir fitne kaynağından türeyen, kargaşa ve kaosa uzanması ihtimali olan sarsıntılı, çalkantılı, başkaldırı görüntülü, eleştiri hududunu aşan kımıldanış, davranış ve sözler, o ortamda, kolayca boy vermenin zeminini bulmuştur.

      Nesillerin gerçek bir kimlik kişilik, ruh ve görüş sahibi olmasıyla karşılanıp savuşturulabilecek bu tür tehlike ve risklerin, batıcılığın dünya görüşü ve felsefe olarak benimsetilmeğe çalışıldığı ülkemizde, ne yazık ki, her seferinde, tahribatını tahminlerin üstünde icra ettiği ve bunların da varlığımızı kökten kemiren parazitler ve çöküş araçları olduğu gerçeği, geleceğimizin tehditlerden korunması ve selâmette kalması açısından gözden uzak tutulmamalıdır.

      Fitne ortamımda, uzun bir zaman çerçevesinde, mâsûm milletimiz çırpınıp duruyor ve hep kurtuluşunu gözlüyor.

      “KÖPRÜ” ALDATMACASI

      Bugün, Partimizin İstanbul İl Merkezimizde yapacağımız konuşma, medeniyet açısından dünyadaki durumumuzla ilgilidir.

      Yaygın bir söz vardır: “Ülkemiz, Doğu ile Batı arasında bir köprüdür. Doğuyla Batı’yı birbirine bağlıyoruz. Batı Medeniyeti ve Doğu Medeniyeti arasında kültür ve medeniyet alışverişine aracı oluyoruz. Böylece insanlığa büyük hizmette bulunuyoruz.”

      İlk bakışta lehimizeymiş gibi görünen bu söylem ve hükmün, üzerine düşünülünce, şuuraltımıza, yanıltıcı, milletimizin değerini görmezlikten gelen ve netice itibariyle ülkemizi ve milletimizi kendine özgü medeniyeti olmayan, başka milletlerin medeniyet alışverişlerine aracı olmaktan başka bir mârifeti bulunmayan bir ülke ve milletmiş gibi gösteren saplantılı düşünceleri, zehirli tohumları saçtığı, bu nevi hain amaç ve maksatlar taşıdığı ne yazık ki bir hakikattır.

      Anlaşılıyor ki, Batı, boş bulunduğumuz her vakitte, ruhumuza, görünüşte insancıl, gerçekteyse, atılımdan, ortaya yeni ve büyük eserler koyma gayretinden alıkoyucu bir psikoloji aşılamaya çalışmış.

      Anadolunun tarihini de, sözde bilim adamaları, doğudan batıya, batıdan doğuya olan kavim göçlerinin yolu gibi açıklarlar. Sanki, Anadolu’nun kaderi, hep yabancıların ayakları altında çiğnenmektir! Oysa dünyada zaman içinde göçlerle çiğnenmeyen toprak mı kalmıştır?

      İster Anadolu’nun gerçek tarihini düşünelim, ister milletimizin tarih içindeki gerçek yerini araştıralım, karşımıza en özgün medeniyeti üreten bir toprak, bir coğrafya ve bir millet çıkar: işte o yurt bizim yurdumuz, o millet bizim milletimizdir.

      Antik medeniyetler çağında, bugün farkına varıyoruz ki, sadece eski grek medeniyeti değil onun kadar gelişmiş olan Anadolu medeniyetleri vardır. Batı Anadolu’daki medeniyeti yunanlılara mâletmek, Batının, bilimde gösterdiği tarafgirliğe, sübjektifliğe bir örnektir.

      Hakikat Medeniyeti olan İSLÂM MEDENİYETİ, milletimizin özgün medeniyeti olarak yine bizim toprağımızda, Anadolu’da ve Rumeli’nde ve bütün islâm ülkelerinde boy göstermiştir. İyi veya kötü niyetle ülkemize gelen doğulu ve batılılar, medeniyetimizin verimlerini, eserlerini, düşünce ve ahlâkını, güzelliklerini ve nimetlerini memleketlerine götürmüşlerdir. Çalarak da olsa, yağmalayarak da olsa, bundan kaçınmamışlardır. Doğu Medeniyetlerinde de, Batı Medeniyetinde de, İslâm Medeniyetinin, Milletimizin izleri, aslan payı mesabesindedir. Onlara köprü olmaya ne hâcet, medeniyet binalarının taşında, harcında alınterimiz vardır!

      Önümüzdeki çağlarda insanlığın muhtaç olduğu yeni medeniyet ve insanlık atılımının yurdu ve milleti, yine, bizim yurdumuz ve bizim milletimiz olacaktır. Çiğnenip ifrat ve tefrit medeniyetlerine geçiş toprağı olmak değildir inşallah kaderimiz ve tarihi misyonumuz. Hedefimiz ruhça yozlaşmış ve çölleşmiş batıyı ve doğuyu, bütün yeryüzünü yeniden yeşertmek, hakikat tohumlarını saçarak ruhları altına çevirmektir.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Toplum ve Devlet

İstanbul, 9 Şubat 2008

      2 Şubat 2008 Cumartesi günü, partimizin Haseki’deki İstanbul İl Merkezinde yapılan konuşma, “Toplum Ve Devlet” konusuna ayrılmıştı. Günümüzdeki bütün tartışmaların kaynağı, toplumumuzla devlet arasındaki bağın zedelenmesi ve bu zedelenmenin bir türlü onarılmamış olması ve hatta mevcut rahatsızlığın giderek kronik hâl almış olması, bu rahatsızlıkların zaman zaman hâd safhaya çıkması ve patlak vermesiyle su yüzüne çıkması olayı olarak görülmektedir.

      Bir devletin uzun vâdede ayakta ve sarsıntısız durabilmesi ve sağlıklı olarak devam edebilmesi için, toplumuyla ilişkisini başlangıçta sağlam olarak kurması ve daha sonra bu konuda çok dikkat göstermesi gerekir. Bu kuralın, en iyi örneği Osmanlı devletidir. Kuruluşundan 19. milâdî yüzyıla kadar bu ilişki, padişah-asker-yönetici-bilim adamları-halk arasında genellikle düzgün olarak işlemiş, kopukluklar istisnai olarak görülmüştür. İhtilâl görünümlü yeniçeri başkaldırmaları daha çok vezir kliklerinin birbirleriyle çatışması sonucunda patlak vermiş, buna zaman zaman medrese de katılmış, ancak halk ve hükümdar çoğunlukla bu fitnelerin dışında bulunmuştur.

      Ancak, Tanzimat’tan sonra, devletin Batı havasına kapılması sonucu, yönetimde bölünme, kadrolar arasında çatışma ve gerilim nerdeyse süreklilik kazanmış, halkın giderek daha çok ihmal edilmeye başlandığı gözle görülür hâle gelmiştir. Devletle halk arasında birbirinden ruhça uzaklaşma dönemi böyle başlamıştır.

      Devlet, giderek Batıya yönelmeğe devam etmiş, toplum geleneksel yapısını korumuşsa da dıştan gelen büyük dalga Birinci Dünya Savaşı, devleti yıkmış, sel onu alıp götürmüştür.

      Cumhuriyet Dönemi “devrimci”leri, yeniden kurulan devleti, toplumun da bağlı olduğu köklerden tamamen koparıp Batıdan gelme düşüncelerle yeniden düzenlemek istemiş, devlet-toplum kopukluğu daha vahim bir şekil almış, demokrasi döneminde ise bu, zaman zaman partiler, gruplar arası kızgın çatışmalar, askerî darbeler, terör ve anarşi dönemleriyle toplumda sürekli bir tansiyon doğurmuştur.

      Aktüel başörtüsü krizi de bunlardan biridir. Devlet-toplum barışı henüz uzakta olan bir arzu ve hedef olarak gözüküyor. Mevcut iktidar ve muhalefet partileri, ne yazık ki, yüzeysel tartışmalar içinde toplumu germeyi ve milletimize tarih boyutu içinde vakit kaybettirmeyi sürdürmekten başka birşey yapmıyorlar.

      DEĞERLER, İLKELER VE KAYNAKLARI

      Bugün, İl Merkezimizde yapılacak konuşmanın konusu, toplumu ve dolayısıyla devleti ayakta tutan değerler, ilkeler ve bunların kaynakları ve bu yüzden ortaya çıkan krizlerdir. Zaman zaman toplum ve devleti sarsan, partileri birbirine düşüren ve baharlarda kaynamış kanları ateşlendirerek telâfisi güç zararlar verdiren, ortalığı kırıp döken kavga ve kargaşalıklara sebep olan bunalımların temelinde, toplum ve devletin, tarihî değerlerinden, ilke ve kaynaklarından sıyrılıp, soyunup, ayrılıp yaban ellerden devşirilen sözde değer, ilke ve kaynaklara bel bağlar hâle getirilmesinden neş’et ediyor.

      Bir kesim aydın, ana kaynağı Batı olarak görüyor. Buna karşılık, bir kısım aydın ve belli belirsiz dolaylı yoldan da olsa halk, buna karşı çözümün yine kendi gelenek ve köklerimizde olduğunu görüp seziyor. Bir siyaset kesimi de ikisinin arasında ve daha çok batıcılara yakın, sözde halkla devleti barıştırmak istiyorsa da daha çok gerilimlere ve tepkilere meydan veriyor.

      Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet rejimcileri, empoze ettikleri, kimi zaman yaşadıkları ve ellerinde bulunan devlet gücüyle yaşattıkları Batı hayat tarzlarıyla ve yine kendilerinin Batıdan getirdikleri demokrasi düzeni uygulaması sebebiyle mecburen halkla yüzyüze gelmiş, altmış yıldır zaman zaman sıkıntıya düşmüş, kimi zaman handiyse tasfiye oldukları veya olacakları hissine, daha doğrusu vehmine kapılmıs, halkı ve kendilerinden olmayan, her nasılsa ortaya çıkmış bulunan farklı aydın tiplerini düşman gibi görmüşlerdir.

      Yine bu sıkıntılardan birini yaşıyoruz.

      Bu sıkıntıların temeli, kendi değerlerimize dayanmayan rejimlerle devleti ayakta tutmaya çalışmaktır.

      Eski düzenimizde, yani Tanzimat öncesi düzenimizde, değerlerimiz kendi değerlerimiz, ilkelerimiz ve hayat tarzımız, islâm ilkeleri ve hayat tarzı, kaynak, din, yani Kur’an-ı Kerim, vahiy, peygamber yorum ve uygulaması, yaşanan 1400 yıllık tarih ve oluşan islâm medeniyetiydi. Tanzimat’tan Osmanlı Devletinin batışına kadarsa, bu hayat tarzına, ilke ve değerlere, Batı hayat tarzını ortak koşarak sözde yeni bir hayat türü tutturulmak istenmişse de, bu ikilemli rejim ve yaşam tarzı başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

      Kurtuluş savaşından sonra kurulan yeni devlet, sözde bu ikiliği, çeliskiyi ortadan kaldırmak için tam Batıcılık girişimiyle tüm eski kurumları ortadan kaldırmış ve yeni bir düzen kurmuştur. Daha sonra çok partili bir yapıyla revizyona uğrayan bir düzende din mümkün olduğu ölçüde kişi hayatına itilmiş, laiklik ve demokrasi, ilke ve değerlerin ana kaynağı haline gelmiştir. Bugün, kendi aralarında, cumhuriyet-demokrasi, laiklik tanımları etrafında tartışma ve çatışma grupları oluşmuş, bazen bunların yaptığı kavgalar, toplumun hayatını sarsar şiddet boyutuna ulaşmıştır

      Laiklik, demokrasi prensipleri, Batıya mahsus ilke, değer, düzen fikirleridir ve kaynağı Rönesans, Reform ve Fransız İhtilâli temelli Batı Medeniyetidir. Onun da temeli, Grek, Roma,ve Hıristiyanlıktır. Kendi kimliğimizi tamamen yitirmeden bu ilkelere ve hayat tarzına adapte ya da entegre olmamız mümkün değildir.

      Benliğimizi ve kimliğimizi tam yitirmediğimiz sürece, hiç bir zaman bu Batı kaynaklı ilke ve düzen, istek ve gerçekleştirimleri, kendi ilke, değerler ve düzenimizin üstüne çıkamayacaktır. İslâm bunlarla bağdaşmaz. Onlar islâmla uyuştukları, islâma uyum sağladıkları takdirde hayatımıza girebilirler.

      İslâm, her alanda yaşam savaşı veriyor. Olup bitenlerin gerçek anlamı ve asıl nedeni budur.

      İslâm, kuşkusuz bu savaşı da sonunda zaferle bitirecektir.

      Bu zaferi sağlayacak Diriliş nesli ne kutlu bir nesildir!

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ

Başörtüsü ve Ötesi

İstanbul, 26 Ocak 2008

      19 Ocak 2008 Cumartesi günü, partimizin Haseki’deki İstanbul İl Merkezinde yapılan konuşma, toplumumuzda nerdeyse kronik hâle gelmiş bulunan “Başörtüsü Kavgası” nın kızışarak yeniden gündemi oluşturması sebebiyle, bu konuya odaklandı. İlk dikkat çeken nokta, bu kez atağın iktidardan gelmiş olmasıydı. Bunda da ilerde yapılacak mahalli seçimlerin etkin olduğu söylenebilir. Yıllardır sürüncemede kalmış bir vaat, bu seçim öncesinde de yerine getirilmezse, AKP, oy kaybeder, inişe geçer ve onun da arkası gelir. Bu yüzden, bu sözü yerine getirme, en azından bu yönde bir gayret gösterme, iktidar için hayatî bir önem arzetmektedir. Ancak, bu girişimin somut bir sonuç vermeyeceği de açıktır. Çünkü: problem, üniversitedeki başörtüsü meselesinden ibaret değildir. Asıl kavga İslâmla Batı kavgasıdır. Bu iki medeniyet, zihniyet, hayat tarzı ülkemizde her bahaneyle karşı karşıya gelmekte ve çatışmaktadır. Bu çatışma bugün başlamış da değildir. Tanzimat’tan beri sürüp gelen kavgalar serisinin bir enstantanesi de başörtüsü kavgasıdır.

      Genellikle batıcı kesimlerin güç kullanarak sözde çözümledikleri problem, toplumun ruhunda ve şuuraltında içten içe birikip, yoğunlaşıp müzminleşerek imkân bulduğu bir yerde patlak vermekte, böylece ya sağ-sol, ya iktidar-muhalefet v.b. kesimler arasında polemik, hatta kimi kez çatışma olmakta, daha da kötüsü darbe girişimleri, ya da en azından söylentileri ile milletimiz hep rahatsız edilmekte, huzursuz kılınmaktadır.

      Çözüm, islâm ve batıcılık arasındaki bu maddî mânevî savaşın sonucuna göre kesinlik ve süreklilik kazanacaktır. Bugün için, sadece, geçici, ara çözümler mümkündür. Bu sebeple kavgayı, gerilimi sükûnetle ortadan kaldırıp iki taraf birbirine yaklaşarak mümkün tâvizleri vermeli ve orta bir noktada buluşmalıdır. Başın örtülmesi, kadınlar için, insan hakkı ve dinin emri olmak açısından yalnız eğitimde değil, kamu görevi için de söz konusudur. Başa giyilecek kep, bere cinsi bir baş giysisinde mensup olunan eğitim kurumunu ya da devlet dairesini sembolize eden bir işaret bulunması ve bu giysinin güzel sanatlar akademileri ve üniversitelerince tasarımlanması yeterli ve gereklidir. Bu yönde her kesime hoşgörü ve gayret ödevi düşmektedir.

      Biz, bu kültür çatışmasının sonucunda islâmın zaferinden eminiz. Ama o zamana kadar yıllar geçecektir. Bu sürede insanların öğrenim ve memur olma haklarını yitirmeleri yüzünden mağdur olmamaları için geçici, ara çözümlere ihtiyaç vardır. Dinin değil mensup olunan kurumun sembolünü taşıyan, dinin gereğini yerine getiren, estetiğe uygun sade bir baş giysisi ihtiyacı karşılayacak ara bir çözümdür.

      GERÇEK ÇAĞDAŞLIK

      Bugün, partimizin İstanbul İl Merkezi’nde yapacağımız konuşma, çağdaşlığın gerçek yorumu, uygulaması ve değerlendirilmesi üzerine olacaktır.

      Medeniyetimiz, zihniyetimiz ve hayat tarzımız olan islâm düşünce, inanç, ahlâk, düzen ve idealinin, kendisinin dışındaki inanç, düşünce, düzen ve ideolojilere uyması ve bu yönde değişim özünü ve kıvamını yitirmesi değil, yani onlara ne bahasına olursa olsun uyum sağlaması, ayak uydurması, onların karşısında edilgin (pasif) olması değil, onları kendisine uydurması, onları kendi global amacı doğrultusunda yönlendirmesi, değiştirmesi, arıtması, hakikat yönünde metamorfoza uğratması, bu yarışta en önde, en etkin (aktif) olması demektir çağdaşlık.

      İslâma karşı görevimiz, onun, çağın getirdiği sorunları en taze bilgiler, en köklü, en kalıcı çözümler ışığında aydınlatıp cevaplandırmak için tekrar tekrar yoklanması, ona başvurulması, inceleme ve araştırmalarla yeni yön ve güçlerinin ortaya çıkarılmasıdır.

      İslâmı, islâm dünyasını, başkalarının heva ve hevesine, ihtiraslarına tâbi tutmak, en büyük günah ve suçtur. İslâm Âlemini güçlü ve bağımsız kılmak için çalışmamak, affedilmez bir tavır ve kayıp yönünde dönüşsüz bir yola koyuluştur.

      İslâm, 21. milâdî yüzyılda, dünya siyasetinde (1) numaralı aktör olma durumundayken bunu fark etmeyip gereğini yerine getirmeyenler, ilerde tarih ve nesiller tarafından kuşkusuz hiç de hayırla yâd edilmeyeceklerdir.

      Doğu ve Batı arasında islâmın yeni, güçlü ve etkin, her iki tarafı da haddinde tutacak bir dünya durumuna getirilmesi için olağanüstü gayret sarf edenlere ne mutlu! Ama bu çağın omzumuza yüklediği görevi yerine getirmeyip savsaklama ne kadar utanç verici bir umursamazlık!

      Medeniyetin her alanında batılılar ve doğulularla yarışa girmek ve bu yarışı kazanmak demektir çağdaş olmak. Bir okyanustan öbür okyanusa kadar, maddeten ve mânen sağlam, güçlü ve hür islâm dünyasının birlik ve bütünlüğünü gerçekleştirmek demektir çağdaş olmak.

      Hiç kimse şüphe etmesin ki, bir gün mutlaka İslâm dünyası, birleşip bütünleşerek dünyanın en güçlü devletini kuracak ve diğerlerinin zulüm, istilâ, taarruz ve tecavüzlerine son verecek, dünyaya adaleti getirecektir.

      Teoride ve pratikte, inanışta, düşüncede, ekonomide, askerlik ve savunma alanında, tarımda ve sanayide, sanatta ve edebiyatta, ahlâk ve mâneviyatta, yardımlaşma ve dayanışma alanında en güçlü olmak anlamına gelmektedir.

      Çağdaş olmak, başkalarının arkasından koşmak, onların taklitçisi durumunda kalmak, onlara uymak demek olmayıp kendi değerlerini, normlarını dünyaya kabul ettirmek, bütün dünyada geçerli kılmak demektir.

      Kur’an-ı Kerim, Peygamberin söz ve hareketleri, bu yönde bize ışık tutan kaynaklar ve tükenmek bilmez hakikat hazineleridir. Tarih boyu gelişen islâm medeniyeti tecrübeleri, bize yeni tecrübeler için gerekli morali ve cesareti fazlasıyla verebilecek güç ve imkândadır.

      Yeter ki onu bir sinema şeridi gibi gözümüzün önünden geçirelim, geçmişi hatırlayalım. Geleceği inşa edecek azim ve irademizi tazeleyerek çağın dirilişi çığırını açalım.

      Bu yolda her çaba ödüllerin en büyüğüne ve yücesine lâyık olacaktır kuşkusuz.

YÜCE DİRİLİŞ PARTİSİ

Genel Başkanı

A. Sezai KARAKOÇ